Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International) / İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) / Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi (TLSP) / Uluslararası Hukukçular Komisyonu (ICJ) BASIN AÇIKLAMASI Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Osman Kavala’nın yargılanmasının adil olmadığını, özgürlüğünden mahrum bırakılmasının hukuka aykırı olduğunu ve onu susturmayı amaçladığını tespit etti. (25 Ağustos, Londra) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Büyük Dairesi bugün, Kasım 2017’den bu yana Türkiye’de hukuka aykırı şekilde cezaevinde tutulan insan hakları savunucusu ve sivil toplum temsilcisi Osman Kavala davasında tarihi nitelikte bir karar verdi. Mahkeme, Kavala’nın devam eden tutukluluğunun hukuka aykırı olduğuna hükmetti ve adil yargılanma, ifade ve örgütlenme özgürlüğü haklarının ihlal edildiğine karar verdi. Mahkeme ayrıca Kavala’ya verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının insanlık dışı ve alçaltıcı muamele teşkil ettiğine ve Türkiye yetkililerinin onu hukuka aykırı şekilde cezaevinde tutarak kötü niyetle hareket ettiğine karar verdi. Kavala’nın mahkumiyetinin ardında onu cezalandırmak, susturmak ve insan hakları çalışmalarını engellemek şeklindeki örtülü bir amacın bulunduğu sonucuna vardı. Mahkeme, Osman Kavala’nın mümkün olan en kısa sürede serbest bırakılmasına ve mahkûmiyet kararının kaldırılmasına karar verdi. İnsan hakları örgütleri İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch-HRW), Uluslararası Hukukçular Komisyonu (International Commission of Jurists-ICJ) ve Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi (Turkey Litigation Support Project-TLSP); davada gündeme gelen temel hak meseleleri konusunda Mahkemeye üçüncü taraf görüşü sunmuştu. Uluslararası Af Örgütü, Haziran 2022’de Osman Kavala ve yargılanan diğer altı kişiyi düşünce mahkûmu ilan etmişti. “Gezi Parkı davası” olarak bilinen süreçte Kavala, 2013 yılındaki protestolar sırasında “hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs” ettiği gerekçesi ile 25 Nisan 2022’de ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmış; birlikte yargılandığı diğer kişilere ise “hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüse yardım etmek” gerekçesi ile 18’er yıl hapis cezası verilmişti. Bugünkü karara ilişkin açıklama yapan dört örgüt, Türkiye’nin hem uluslararası hukuk kapsamındaki yükümlülükleri hem de Türkiye Cumhuriyeti Anayasası doğrultusunda Osman Kavala’yı derhal serbest bırakması ve hakkındaki mahkûmiyet kararını kaldırması gerektiğini belirtti. Uluslararası Af Örgütü Avrupa Kurumları Ofisi Direktörü Eve Geddie, “Bugün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, son kararında Osman Kavala’nın neredeyse dokuz yıldır siyasi güdümlü bir yargılama temelinde cezaevinde tutulduğunu kapsamlı biçimde ortaya koydu” dedi. Geddie, sözlerini şöyle sürdürdü: “Türkiye, Kavala davasında Mahkemenin daha önce verdiği iki bağlayıcı kararı hiçe saydı. Adaletin bu şekilde engellenmesine artık son verilmelidir. Yargı ve savcılık mercileri dahil olmak üzere Türkiye yetkilileri Osman Kavala’nın derhal ve koşulsuz serbest bırakılması için harekete geçmelidir.” Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu son kararında, savcılığın, 2013 yılında İstanbul’daki Gezi Parkı’nda düzenlenen barışçıl protestoların hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs olduğu yönündeki asılsız iddiasıyla yürütülen Gezi yargılamasını bir bütün olarak inceledi. Mahkeme; iddianameyi, suçlamaları, delil olduğu öne sürülen materyalleri, yargılama sürecini, temyiz aşamalarını ve mahkûmiyet kararını Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin adil yargılanmaya ilişkin güvenceleri çerçevesinde değerlendirdi. Mahkeme, Kavala’nın özgürlüğünden yoksun bırakılmasının ve nihayetinde mahkûm edilmesinin bütünüyle “adaletin açık inkârına” dayandığına hükmetti. Ayrıca, Türkiye’de yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığını zedeleyen yapısal eksiklikleri tespit ederek, bunların giderilmesi için tedbirler alınmasını istedi. Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi Direktörü Ayşe Bingöl Demir, “Avrupa’nın en yüksek insan hakları mahkemesi, Kavala’nın Gezi Davası kapsamında gözaltına alınmasının, tutukluluğunun, yargılanmasının ve mahkûmiyetinin siyasi amaçlarla gerçekleştirildiğine ve sürecin başından sonuna kadar hukuka aykırı olduğuna dair hiçbir soru işaretine yer bırakmamıştır” dedi. “Kavala’nın Ekim 2017’de gözaltına alınmasından bu yana haklarının ihlal edilmesini mümkün kılan sistemik sorunlar bir kez daha gözler önüne serilmiştir.” Bugünkü karar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Kavala’nın durumuna ilişkin verdiği üçüncü karardır. Mahkeme, Aralık 2019’da verdiği ilk kararda, Kavala’nın tutukluluğunun özgürlük hakkını ihlal ettiğine ve insan hakları savunucusu olarak çalışmalarını susturmak gibi örtülü bir amaç taşıdığına hükmederek, Kavala’nın derhal serbest bırakılmasına karar verdi. Mahkeme, Temmuz 2022’de dava hakkında verdiği ikinci kararında ise Türkiye’nin 2019 tarihli karara uyma yükümlülüğünü ihlal ettiğine hükmetti. Örgütler, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi sisteminin insan haklarını koruma fonksiyonu açısından artık kritik bir sınavla karşı karşıya olduğunu belirtti. Bu kararlara rağmen Avrupa Konseyi, Kavala davasında Türkiye’nin Mahkeme kararlarına uymasını sağlamak için henüz somut bir adım atmadı. Uluslararası Hukukçular Komisyonu Avrupa ve Orta Asya Programı Direktörü Temur Shakirov konuyla ilgili olarak, “Türkiye, Avrupa Konseyi’ne katılan ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne taraf olan ilk devletler arasında yer aldı; böylece Sözleşme’de güvence altına alınan haklara saygı gösterme ve bunları koruma, ayrıca Mahkeme’nin bağlayıcı kararlarını uygulama yükümlülüğünü kabul etti. Şimdi bu yükümlülüklerini yerine getirmeli; Avrupa Konseyi de bunu güvence altına almak için harekete geçmelidir” dedi. AİHM kararlarının icrası ve kararlara uyulmasının denetlenmesi Avrupa Konseyi’nin karar alma organı olan Bakanlar Komitesi’nin görevidir. Bu denli ciddi ve süreklilik arz eden kararlara uyulmama sorunu karşısında, Avrupa Konseyi ile Parlamenter Meclisi ve Genel Sekreteri de Osman Kavala’nın serbest bırakılmasını sağlamak amacıyla bu kararların uygulanmasını güvence altına almak için gerekli tüm tedbirleri almalı ve ellerindeki tüm araçları kullanmalıdır. Avrupa Konseyi ve üye devletleri, Türkiye’nin bu kararları uygulamamasının yol açtığı sonuçları, Sözleşme sisteminin bütününün etkinliğine ve inandırıcılığına yönelik temel bir tehdit oluşturduğunu görmelidir. Avrupa Konseyi üye devletleri ayrıca, Türkiye’ye ilişkin gündemlerinde Kavala davasını öncelikli bir konu olarak tutmalı ve Mahkeme kararlarına uyulmasını Türkiye yetkilileri nezdinde açık ve muğlaklığa yer vermeyecek biçimde talep etmelidir. Bu kapsamda devletler, Osman Kavala’nın derhal serbest bırakılması yönündeki somut taleplerini açıkça dile getirmelidir. İnsan Hakları İzleme Örgütü kıdemli hukuk danışmanı Aisling Reidy konuya ilişkin açıklamasında, “Osman Kavala yaklaşık dokuz yıldır hukuka aykırı şekilde cezaevinde tutuluyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, son kararıyla birlikte artık üçüncü kez Kavala’nın derhal serbest bırakılmasına hükmetmiş oldu. Avrupa Konseyi ve üye devletlerinin, Mahkeme kararlarına uyulmasını sağlamak ve Osman Kavala’nın nihayet serbest bırakılmasını güvence altına almak için harekete geçmesi hayati önem taşıyor” dedi. İLETİŞİM * Uluslararası Af Örgütü, press@amnesty.org ve Stefan Simanowitz, stefan.simanowitz@amnesty.org * Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi (TLSP), Ayşe Bingöl Demir, info@turkeylitigationsupport.com * Uluslararası Hukukçular Komisyonu (ICJ), Juan Velez, juan.velez@icj.org ve Anastasia Apostolidis, anastasia.apostolidis@icj.org * İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), Aisling Reidy (New York İngilizce): +1-917-378-3178 (cep/WhatsApp) ya da reidya@hrw.org; Deniz Bayram (İstanbul: Türkçe, İngilizce): +1-332-323-4775 (WhatsApp) ya da bayramd@hrw.org. Hugh Williamson (Berlin: İngilizce, Almanca): +49 172 282 0535 (cep/WhatsApp) ya da williaa@hrw.org
Türkiye'de avukatlık mesleğinin bağımsızlığına müdahaleleri konu edinen başvuruda AİHM önünde üçüncü taraf müdahalesi
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından 6 Şubat 2026 tarihinde Türkiye'ye bildirilen Gökoğlu ve Çiçek v. Türkiye başvurusu, Halkın Hukuk Bürosu'na mensup on beş avukat ile bir büro çalışanının, mesleki sıfatlarıyla ve insan haklarının savunulması kapsamında yürüttükleri faaliyetler nedeniyle tutuklu yargılanmalarını konu alıyor. Başvurucu avukatlar, 2017 ve 2019 yıllarında "terör örgütü üyeliği veya yöneticiliği" iddiasıyla tutuklanmış olup, bir kısmı aynı zamanda Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) üyesidir. Dava, başvurucuların keyfi tutukluluğu ve buna karşı etkili başvuru yollarının bulunmamasıyla ilgili olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) 5. maddesi (özgürlük ve güvenlik hakkı) kapsamında; ayrıca mesleki faaliyetlerinin bir parçası olarak barışçıl gösterilere katılımlarının ve kamuya açık toplantılarda yaptıkları konuşmaların tutukluluklarına gerekçe gösterilmesiyle ilgili olarak AİHS'nin 10. ve 11. maddeleri (ifade özgürlüğü ile toplanma ve örgütlenme özgürlüğü) kapsamında ileri sürülen şikâyetleri içeriyor. Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi (TLSP), bu davada European Association of Lawyers for Democracy and World Human Rights (ELDH) (Demokrasi ve Dünyada İnsan Hakları için Avrupa Avukatlar Birliği), International Bar Association's Human Rights Institute (IBAHRI) (Uluslararası Barolar Birliği İnsan Hakları Enstitüsü), International Commission of Jurists (Uluslararası Hukukçular Komisyonu) ve Lawyers for Lawyers (L4L) (Avukatlar için Avukatlar) örgütleriyle birlikte AİHM'e üçüncü taraf görüşü sundu. Görüş, avukatlık mesleğinin bağımsızlığına ilişkin uluslararası ve bölgesel standartları, yakın zamanda kabul edilen Avukatlık Mesleğinin Korunmasına Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi de dahil olmak üzere ortaya koyuyor. Bu standartlar, avukatların adil yargılamanın gerçekleştirilmesindeki ve insan haklarının korunmasındaki vazgeçilmez rolünü güvence altına alıyor ve devletlerin, avukatların mesleki sorumluluklarını yerine getirmelerine haksız müdahalede bulunmaktan kaçınmasını gerektiriyor. Mahkemeye sunulan üçüncü taraf görüşü, 2016'dan bu yana Türkiye'de avukatlık mesleğine yönelik müdahalelerin nasıl yoğunlaştığını; avukatların mesleki faaliyetleri ve insan hakları savunuculuğu nedeniyle keyfi tutukluluk, mahkûmiyet ve cezalandırma ile cezaların infazına ilişkin kuralların kötüye kullanılması yoluyla tutukluluklarının ve hükümlülükte geçirdikleri sürelerin hukuka aykırı şekilde uzatılması dahil olmak üzere yaygın bir yargısal baskıyla karşı karşıya kaldığını ortaya koyuyor. Görüş ayrıca, Türkiye'de tutuklulukla ilgili insan hakları ihlallerine karşı etkili başvuru yollarının bulunmamasını da ele alıyor. AİHM'e başvurularından bu yana, tutuklu avukatların çoğu Türkiye'deki mahkemeler tarafından mahkûm edildi. Başvuruculardan biri olan Av. Ebru Timtik, kendisinin ve meslektaşlarının keyfi tutukluluğunu ve adil olmayan yargılanmalarını, daha genel olarak da Türkiye'deki sistematik adil yargılanma hakkı ihlallerini protesto etmek amacıyla başlattığı, adil yargılanma talepli açlık grevi sonucunda 2020 yılında hayatını kaybetti. TLSP, 2024 yılında ELDH, IBAHRI, International Commission of Jurists (Uluslararası Hukukçular Komisyonu), International Observatory for Lawyers in Danger (Tehlike Altındaki Avukatlar için Uluslararası Gözlemevi), L4L ve Law Society of England and Wales (İngiltere ve Galler Hukuk Topluluğu) ile birlikte, başvurucu avukatlardan ikisinin mahkûmiyetine ilişkin olarak AİHM önünde görülmekte olan ve halen derdest bulunan bağlantılı bir davaya da (Çağatay Gökçe ve Baydar Ünsal v. Türkiye) üçüncü taraf müdahalesinde bulundu. TLSP ve bir grup avukatlık örgütü ayrıca, Gökoğlu ve Çiçek davasının başvurucularından biri olan ve mahkûmiyeti sonrasında şartlı tahliyeden hukuka aykırı şekilde mahrum bırakılan Av. Selçuk Kozağaçlı'nın devam eden tutukluluğuna ilişkin olarak da BM Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu'na bir başvuruda bulundu. AİHM'e Gökoğlu ve Çiçek v. Türkiye davasında sunulan üçüncü taraf görüşü, başvurucuların çoğunun avukat olması ve avukatlık mesleğinin bağımsızlığına ilişkin standartlar göz önünde bulundurularak, davanın AİHM tarafından sıkı bir denetime tabi tutulması gerektiğini ileri sürüyor. Başvuru, Türkiye'de ve diğer Avrupa Konseyi üyesi devletlerde avukatların mesleklerini bağımsız şekilde ve haksız müdahaleye maruz kalmadan icra edebilmelerinin sağlanmasına ilişkin kritik sorular ortaya koyuyora.
* AİHM, 2016 darbe girişiminin ardından kamu görevlilerinin meslekten ihracına ilişkin son aylardaki başvuru dalgasını ve gelecek benzer başvuruları etkili bir şekilde yönetmek amacıyla bir takım özel idari tedbirler almaya karar verdi ve bunun duyurusunu şu açıklama ile yaptı: https://hudoc.echr.coe.int/fre-press?i=003-8418249-119121 55 . * Buna göre, 1 Ocak 2026 tarihi itibarıyla yapılan başvuruların aşağıdaki özel şartlara uygun bir şekilde yapılması gerekiyor: 1 / KAPAK: Başvuru, https://www.echr.coe.int/web/echr/co verpage-tur adresinden temin edilecek bir kapak sayfası eşliğinde sunulmalı. * Kapak sayfasındaki tüm alanlar elektronik olarak doldurulmalı ve doldurulduktan sonra sayfanın çıktısı alınmalı. * Kapak sayfasının Mahkeme’ye gönderilen başvuru formunun en üstüne konulması gerekiyor. Bu kapak sayfasının üzerinde başvurucuya özgü bir QR kodu bulunuyor. * Kapak sayfası Mahkeme tarafından zaman zaman güncellenebileceğinden, başvurucuların yukarıdaki internet adresinde yer alan kapak sayfasının en son versiyonunu kullandıklarından emin olmaları öneriliyor. * Bu kapak sayfası idari bir belge niteliğinde olup, Mahkeme tarafından başvuruların hukuki değerlendirmesinde kullanılmayacak. 2 / BAŞVURU FORMU: Başvurucular, AİHM’in resmî başvuru formunu kullanmaya devam etmeli. * Başvurunun nasıl yapılması gerektiğine dair açıklayıcı bilgilere buradan ulaşılabilir: https://www.echr.coe.int/web/echr/apply-to-the-court -other-languages?filter_category_9115490=1675243 * Başvuru formunun Türkçesi Mahkeme web sitesindeki şu link üzerinden indirilebilir: https://www.echr.coe.int/documents/d/echr/applicati on_form_tur * Bu form, elektronik ortamda ve Mahkeme İç Tüzüğünün 47. Maddesine uygun olarak doldurulmalı (https://www.echr.coe.int/d/rule_47_tur?p_l_back_url =%2Fsearch%3Fq%3Drule%2B47&p_l_back_url_title =Search ). * Başvuru formunun kurallara uygun bir şekilde doldurulması çok önemlidir. Formun doldurulmasına ilişkin Mahkeme’nin bilgi notuna buradan ulaşılabilir: https://www.echr.coe.int/documents/d/echr/applicati on_notes_tur * Form usulüne uygun bir şekilde doldurulduktan sonra Mahkeme’ye gönderilmek üzere çıktısı alınmalı, imzalanarak hazırlanan kapak ve başvurunun ekleri ile beraber Mahkeme’nin şu adresine gönderilmeli: The Registrar European Court of Human Rights Council of Europe 1 avenue de l'Europe 67075 Strasbourg Cedex FRANCE 3 / ÇOK SAYIDA BAŞVURU: Bir temsilci tarafından birden fazla başvurucu adına başvuru yapılması durumunda dahi, kapak sayfası, başvuru formu ve ekleri her bir başvurucu için ayrı ayrı doldurulmalı, düzenlenmeli, çıktıları alınmalı, imzalanmalı ve gönderilmeli. 4 / POSTA & eComms: Başvuruların kaydına dair bilgilendirmeler ve Mahkeme ile yazışmalar Mahkeme’nin Elektronik İletişim Hizmetleri (eComms) üzerinden yapılmakta olup, başvuru formunda, başvurucuya ya da temsilcisi bulunması halinde temsilcisine ait bir e-posta adresi belirtilmeli. Bu yükümlülük makul bir nedenle yerine getirilemiyorsa başvuru formunda bu neden açıkça belirtilmeli. * Son olarak, Mahkeme, bu idari tedbirlere konu meslekten ihraç kategorisindeki bireysel başvurulara ilişkin bilgi taleplerine yanıt verilmeyeceğini, başvuruların incelenmesine ilişkin bilgileri basın bildirileri aracılığıyla duyuracağını belirtti.
cularının güçlü eleştirileri sonucunda son anda engellendiği kritik bir döneme denk gelmektedir. 27 Kasım’da Türkiye’de iktidarda bulunan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne “11. Yargı Paketi” olarak anılan kapsamlı bir reform yasa taslağı sunulmuştur. Taslağın sızdırılan bir versiyonu, LGBTİ+ haklarında ciddi bir gerilemeye yol açacak ve Türkiye’nin uluslararası insan hakları yükümlülüklerini açıkça ihlal edecek ayrımcı reform önerileri içerdiğini ortaya koymuştur. LGBTİ+’ları ve hak örgütlerini kriminalize etme tehdidi taşıyan bu hükümler, Meclis’e sunulan nihai metne dahil edilmemiştir. Ancak benzer önerilerin daha önce sızdırılan bir taslakta da yer almış olması, bu tür düzenlemelerin tekrar tekrar gündeme getirilmeye çalışıldığını göstermektedir. Türkiye’de LGBTİ+’ları ve hak örgütlerini kriminalize etmeye yönelik tekrarlanan girişimler, ülkede LGBTİ+ topluluğu ve hak savunucularının insan haklarının on yılı aşkın süredir sistematik biçimde inkâr edilmesinin bir yansımasıdır. Bu durum aynı zamanda LGBTİ+ hakları etrafında sürdürülen savunuculuk ve mobilizasyon çalışmalarının önemini ve insan hakları mahkemeleri ile kurumlarının Türkiye’nin bu alandaki insan hakları yükümlülükleri konusunda net bir tutum alması gerektiğini ortaya koymaktadır. Bu yazı ilk olarak Kaos GL v. Türkiye davasında sunulan üçüncü taraf görüşünden hareketle Türkiye’de LGBTİ+ haklarına yönelik mevcut sistematik ihlallerin bazılarını ortaya koymaktadır. Ardından LGBTİ+ topluluğunun ve onları savunanların haklarını hedef alan, sızdırılan reform önerilerini ele almakta ve bu önerilerin insan haklarıyla açıkça çelişen bir LGBTİ+ karşıtı gündemi yansıttığını açıklamaktadır. Son olarak yazı, ülkede LGBTİ+’lar ve hak örgütleri üzerindeki baskı giderek artarken, bu ihlallerin ve gelişmelerin acilen ele alınması gerektiğini vurgulamaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde LGBTİ+ haklarının sistematik ihlalleri Kaos GL v. Türkiye başvurusunda, Türkiye merkezli LGBTİ+ hakları örgütü Kaos GL, Türkiye’de LGBTİ+ haklarını savunan örgütlerin Onur Yürüyüşleri ve kamusal etkinliklerine getirilen yerel yasaklar nedeniyle (AİHS) kapsamındaki birçok hakkının ihlal edildiğini ileri sürmektedir. Bunlar arasında örgütün ve üyelerinin toplantı ve örgütlenme özgürlüğü, özel hayata saygı hakkı, düşünce ve ifade özgürlüğü, etkili başvuru hakkı ve ayrımcılık yasağı yer almaktadır. Altı insan hakları örgütü tarafından sunulan üçüncü taraf görüşünde[2], Türkiye’de LGBTİ+’ların toplantı ve kolektif faaliyetlerine yönelik genel yasaklar, şiddet kullanılarak dağıtma ve keyfi mahkûmiyetler dahil olmak üzere sistematik kısıtlamalara dikkat çekilmiştir. Hukuki güvencelerin yetersizliği ile yetkililerin yasayı keyfi biçimde yorumlayıp uygulamasının mümkün kıldığı bu keyfi kısıtlamalar, çoğu zaman “kamu düzeni”, “güvenlik” veya “toplumsal hassasiyetler” gibi muğlak gerekçelere dayandırılmaktadır. İkinci olarak görüş, LGBTİ+ etkinliklerine getirilen yasaklara karşı iç hukuk yollarının etkisizliğine dikkat çekmektedir. AİHM’in Bączkowski ve Diğerleri v. Polonya kararında (para. 82) ve diğer içtihatlarda (para. 109) vurgulandığı üzere, bir etkinliğin planlanan tarih veya zamanda yapılmasının engellenmesi, toplantı özgürlüğü hakkını anlamsız hale getirebilir. Bu bağlamda, bir kamusal etkinliğin zamanı ve mekânının siyasi ve toplumsal etkisi açısından taşıdığı önem dikkate alındığında, etkinliğin planlanan tarihinden sonra sağlanan hukuki başvuru yolları yeterli değildir. Türkiye’de etkinlik yasakları teorik olarak yargı yoluyla itiraz edilebilir olsa da, LGBTİ+ etkinlikleri çoğu zaman başlamasına günler ya da saatler kala yasaklanmakta, bu da organizatörlerin etkinlik tarihinden önce yargısal denetim elde etmesini engellemektedir. Yasakların kaldırılması veya yürütmenin durdurulması taleplerine ilişkin süreçler çoğu zaman makul olmayan gecikmelere maruz kalmakta ve kararlar bazen yıllar sonra iptal edilmektedir. Ayrıca iç hukuk mahkemeleri, toplantı ve örgütlenme özgürlüğü ile etkili başvuru hakkına ilişkin standartları anlamlı biçimde uygulamak ve korumak konusunda defalarca başarısız olmuş; yetkililer ise LGBTİ+ hak örgütleri lehine verilen kararları görmezden gelerek benzer etkinlikler için yeni yasaklar getirmiştir (bkz. görüşün 11. paragrafı). Anayasa Mahkemesi’ne(AYM) yapılan başvurular da ciddi gecikmelere maruz kalmış (bkz. Türkiye’de ifade ve medya özgürlüğü, insan hakları savunucuları ve sivil topluma ilişkin Memorandum para. 56) ve AYM, LGBTİ+ örgütlerine yönelik ayrımcılık ve hak ihlallerini esaslı biçimde ele alma konusunda isteksiz davranmıştır. Üçüncü olarak görüş, LGBTİ+’ların haklarını ihlal eden ve onların ifade özgürlüğü ile örgütlenme ve toplantı özgürlüğünü kullanmalarını engelleyen diğer uygulamaları da ortaya koymaktadır. Buna, barışçıl LGBTİ+ toplantılarını ve etkinliklerini dağıtmak için sistematik biçimde orantısız güç-çoğu zaman işkence veya kötü muameleye varan uygulamaların- kullanılması ve keyfi gözaltılar dahildir. LGBTİ+ protestolarına katılan kişilere yönelik ceza yaptırımları ve para cezalarıyla yürütülen yargısal taciz, bu tür faaliyetlere katılımı daha da caydırmaktadır. Dernekler ve aktivistler ayrıca kötüye kullanılan denetimler ve incelemeler gibi idari tacizlerle karşı karşıya kalırken, üniversite öğrencileri kampüs dışında düzenlenen Onur Yürüyüşlerine katıldıkları için disiplin soruşturmalarına maruz bırakılmaktadır. Bu uygulamalar, devlet yetkilileri ve siyasetçilerin LGBTİ+’lara yönelik giderek artan nefret söylemi ile birleşerek LGBTİ+’lara yönelik şiddeti körüklemekte ve cezasızlık iklimini güçlendirmektedir. Son olarak üçüncü taraf görüşü, Türkiye makamlarının LGBTİ+’ları hedef alan uygulamalarının cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim temelinde ayrımcılık yasağını açıkça ihlal ettiğini ortaya koymaktadır. “Ahlaka aykırı” cinsiyet kimlikleri ve cinsel yönelimleri suç haline getirme girişimi Ekim 2025’te sızdırılan yasa teklifinin taslak versiyonu, Türk Ceza Kanunu’nun (5237 sayılı) 225. maddesinde değişiklik yapılmasını öngörüyordu. Buna göre “biyolojik cinsiyete ve genel ahlaka aykırı” sayılan tutum ve davranışlar ile bunların teşvik edilmesi, övülmesi veya özendirilmesi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacak bir suç haline getirilecekti. Değişiklik ayrıca aynı cinsiyetten kişilerin birliktelik kurmasını veya evlenmesini de bir yıl altı aydan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacak bir suç olarak düzenliyordu. Buna ek olarak sızdırılan taslak, cinsiyet uyum ameliyatları için yasal yaş sınırının 18’den 25’e çıkarılmasını, mevcut durumda tek bir tıbbi raporun yeterli olduğu koşulun yerine ise en az üçer ay arayla yapılacak dört ayrı değerlendirme zorunluluğunu getirmeyi öngörüyordu. Taslak ayrıca Ceza Kanunu’na yeni bir madde ekleyerek, bu yeni sınırların dışında cinsiyet uyumuna yönelik sağlık hizmeti sağlayan hem translar hem de sağlık çalışanları hakkında cezai yaptırım imkânı tanıyacaktı. Sızdırılan yasa taslağının gerekçesi, “tek tipleştirme ve cinsiyetsizleştirme akımlarıyla daha etkin mücadele”” amacını açıkça dile getiriyor ve böylece cinsiyet kimliği ve cinsel yönelimin suç haline getirilmesinin önünü açıyordu. Eğer Parlamento bu değişiklikleri kabul etmiş olsaydı, Kaos GL davasında da ortaya konduğu gibi zaten sistematik baskı, keyfi müdahale ve hukuka aykırı hak kısıtlamalarına maruz kalan Türkiye’deki LGBTİ+’lar, kimlikleri ve yönelimleri nedeniyle ceza soruşturması ve hapis cezalarıyla karşı karşıya kalacaktı. Teklife güçlü itirazlarda bulunan LGBTİ+ hak savunucuları da LGBTİ+’ların insan haklarını savundukları ve destekledikleri için cezalandırılma riskiyle karşı karşıya kalacaktı. Hükümet tarafından sızdırılan taslakta öngörülen bu tedbirler ve müdahaleler, Türkiye’nin uluslararası insan hakları hukukundan doğan yükümlülükleriyle açıkça bağdaşmamaktadır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi (ICCPR) gibi bağlayıcı hukuki düzenlemeler, LGBTİ+’lar da dahil olmak üzere herkes için yaşam hakkını (AİHS md.2, ICCPR md.6), işkence ve insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele yasağını (AİHS md.3, ICCPR md.7), özel ve aile hayatına saygı hakkını (AİHS md.8, ICCPR md.17), ifade özgürlüğünü (AİHS md.10, ICCPR md.19) ve örgütlenme ve toplantı özgürlüğünü (AİHS md.11, ICCPR md.21 ve 22) güvence altına almaktadır. İşkence ve kötü muamele yasağı mutlak nitelikteyken ve yaşam hakkı yalnızca çok sınırlı istisnalara tabi tutulabilirken, diğer medeni ve siyasal haklara getirilecek sınırlamaların kanunla öngörülmüş olması, meşru bir amaç gütmesi ve demokratik bir toplumda gerekli ve orantılı olması gerekir. Her türlü sınırlama ayrıca ayrımcılık yasağına ve kanun önünde eşitlik ilkesine saygı göstermelidir. Ayrıca Avrupa Sosyal Şartı (ESC) ve Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi (ICESCR)-her ikisi de Türkiye’nin taraf olduğu sözleşmelerdir-kapsamında tüm bireyler sağlık hakkı (ESC md.11, ICESCR md.12) dahil olmak üzere sosyo-ekonomik haklara sahiptir. Bunun yanında cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim temelinde ayrımcılık, AİHS md.14, ICCPR md.2(1) ve md.26, ICESCR md.2(2) ve ESC md.E kapsamında yasaktır (Avrupa Sosyal Haklar Komitesi tarafından da teyit edildiği üzere: link1, link2) Sızdırılan taslakta LGBTİ+’ları ve hak savunucularını suç haline getirmek için kullanılan “genel ahlak” ve “tutum ve davranışlar” gibi ifadeler muğlak ve keyfi yoruma açıktır. Bu durum yetkililere kabul edilemeyecek ölçüde geniş bir takdir yetkisi tanımakta ve özellikle siyasi ya da dini yorumlara bağlı öznel değerlendirmelere dayandığı için hukuki belirlilik ilkesini karşılamamaktadır. Benzer şekilde “genel ahlak” veya çocukların korunması iddiası da cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim hakkındaki stereotiplere dayanan ayrımcı sınırlamaları meşrulaştıramaz. Aksine devlet, ayrımcı mevzuatı ve uygulamaları önlemek ve ortadan kaldırmak ile zararlı stereotiplerle mücadele etmek için gerekli önlemleri almakla yükümlüdür. Kişilerin cinsel yönelimi veya cinsiyet kimliği nedeniyle yargılanması ve mahkûm edilmesi, demokratik bir toplumda gerekli kabul edilemez. Ayrıca cinsiyet uyumuna yönelik sağlık hizmetlerine erişim için getirilen orantısız şartlar, ilgili kişilerin haklarının etkin kullanımını zayıflatmaktadır. Amnesty International’ın da belirttiği gibi, cinsiyet uyumuna yönelik sağlık hizmetleri için yaş sınırının 18’den 25’e çıkarılması, bedensel özerklik, sağlık hakkı ve ayrımcılık yasağı üzerinde keyfi bir müdahale oluşturacaktır. Benzer şekilde rapor alınmasına ilişkin koşulların ağırlaştırılması da süreci aşırı derecede zorlaştıracaktır. Sızdırılan reform önerileri ile Kaos GL davasında gündeme gelen ihlaller birlikte değerlendirildiğinde, hükümetin LGBTİ+ haklarını keyfi biçimde kısıtlamayı derinleştirmeyi ve şiddet, ayrımcılık ve cezasızlığı kurumsallaştırmayı amaçlayan süregelen bir gündeme sahip olduğu görülmektedir. Kaos GL davasına sunulan üçüncü taraf görüşü, devletin görevinin LGBTİ+’ların haklarını korumak olduğunu, onları tehdit ve cezalandırmanın hedefi haline getirmek olmadığını hatırlatmaktadır. LGBTİ+’ları ve LGBTİ+ hareketleri suç haline getirme girişimleri ile cinsiyet uyumuna yönelik sağlık hizmetlerine erişime getirilen keyfi kısıtlamalar, hukukun üstünlüğüne dayalı demokratik bir toplumda kabul edilemez. Hükümetin bu değişiklikleri yasalaştırmaya yönelik iki girişimi şimdiye kadar-büyük ölçüde ülke içindeki güçlü itirazlar sayesinde-başarısız olmuş olsa da, sızdırılan bilgiler Türkiye’deki LGBTİ+’ların karşı karşıya olduğu sürekli ve ciddi tehditleri ortaya koymaktadır. Benzer adımların önüne geçmek için, AİHM de dahil olmak üzere uluslararası insan hakları topluluğunun bu çabaya katılması ve süregelen ihlallere hızlı ve kararlı bir şekilde yanıt vermesi zorunludur. *KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazı ve çizimlerden yazarları ve çizerleri sorumludur. Yazının ya da çizginin KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki veya çizimlerdeki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir. [1] Middlesex Üniversitesi Hukuk Fakültesi merkezli, stratejik dava, araştırma ve savunuculuk konularına odaklanan Türkiye İnsan Hakları Dava Destek Projesi'nin hukuk ekibinin üyeleri. [2] Turkey Litigation Support Project (TLSP), Eşit Haklar İçin İzleme Derneği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı, Hakikat Adalet Hafıza Merkezi, Üniversiteli Kuir Araştırmaları ve LGBTİ+ Dayanışma Derneği ve Kadının İnsan Hakları Derneği.
2 Şubat 2026 tarihinde, Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi (TLSP), Demokrasi ve Dünyada İnsan Hakları için Avrupalı Hukukçular Derneği (ELDH), Uluslararası Barolar Birliği İnsan Hakları Enstitüsü (IBAHRI), İngiltere ve Galler Barosu ve Avukatlar için Avukatlar, Türkiye’de insan hakları alanındaki çalışmalarıyla bilinen Av. Selçuk Kozağaçlı’nın koşullu salıverilme hakkının keyfi olarak engellenmesine ilişkin Birleşmiş Milletler Keyfi Tutulmalar Çalışma Grubu’na (“Çalışma Grubu”) ortak bir başvuruda bulunmuştur.
12 hukuk ve insan hakları örgütü, duruşma öncesinde yönetim kuruluna açılan dava için görüş sundu*
Bizler, aşağıda imzası bulunan uluslararası hukuk ve insan hakları örgütleri olarak, Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) üyesi 10 avukatın ve Tutuklu Aileleri ile Dayanışma Derneği’nin (TUAD) 20 yöneticisi ve çalışanının 28 Ocak 2026 tarihinde İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından suçlu bulunarak hapis cezalarına mahkum edilmesini güçlü bir dille kınıyoruz.
Türkiye, tarafsız ve bağımsız bir mahkeme tarafından (Tahir Elçi'nin ailesinin usuli haklarına saygı göstererek) adil bir yargılama yapılmasının ve Tahir Elçi'nin ölümünden sorumlu olan herkesin hesap vermesinin ve uygun cezaları almasının sağlaması konusunda uluslararası hukuk yükümlülüklerini yerine getirmelidir.
Türkiye’de binlerce mahpus, hiçbir koşulda tahliye veya cezanın gözden geçirilmesi olanağı tanımayan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası rejimine tâbi tutuluyor.
Avukatların Bağımsızlığını ve Hukukun Üstünlüğünü Zayıflatmaya Yönelik Girişimler
Uluslararası hukuk ve insan hakları kurumları, savcılık yetkililerinin yakın zamanda İstanbul Barosu’na, özellikle de Baro Başkanı İbrahim Kaboğlu ve yönetim kuruluna karşı açtığı ceza soruşturmasından ve davadan derin kaygı duymaktadır.
İnsan hakları ve hukuk meslek örgütleri bugün yaptıkları ortak açıklamada, İstanbul Barosu Başkanı ve on yönetim kurulu üyesi hakkında süregelen davanın ve baro yöneticilerinin “terör örgütü propagandası yapmak”tan cezalandırılması yönündeki savcılık talebinin, bugün Türkiye’de hukukun üstünlüğü ve demokratik normların içinde bulunduğu vahim durumun çarpıcı bir yansıması olduğunu belirtti.
Muhalefet Partisine mensup tutukluların avukatlığını yapan üç kişi daha hedef alınıyor
TBMM Komisyonu, Değişim için Cesur Önerilerde Bulunmalı
Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi, Eşit Haklar İçin İzleme Derneği, Hakikat Adalet Hafıza Merkezi, Kadının İnsan Hakları Derneği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı ve Üniversiteli Kuir Araştırmaları ve LGBTİ+ Dayanışma Derneği Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) Kaos GL / Türkiye (Başvuru no. 27507/23 ve 5797/22) davasına ilişkin ortak bir üçüncü taraf görüşü sundu.
Osman Kavala (No. 2) Başvurusuna 3. Taraf Görüşü Sunan Hak Örgütlerinden Açiklama
Türkiye: Adil Yargılama Yapılmayan Toplu Davada Kürt Siyasetçiler Mahkum Edildi
17 Mayıs, 2024
Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Siyasi Amaçlı Yargılamalara İlişkin Kararlarını Hiçe Saydı İnsan Hakları İzleme Örgütü ile Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi bugün yaptıkları ortak açıklamada, Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 24 Kürt siyasetçi hakkında devlete karşı suç işledikleri gibi mesnetsiz bir iddia ile 16 Mayıs 2024 tarihinde verdiği mahkumiyet kararının, adil olmayan, siyasi bir yargılamadan kaynaklandığının açık olduğunu belirttiler. Mahkeme 24 kişiyi 9 ila 42 yıl arasında değişen hapis cezalarına çarptırırken, aynı davada yargılanan diğer 12 siyasetçinin ise beraatine karar verdi. Geçmiş dönemde Meclis'te grubu olan muhalif Halkların Demokratik Partisi (HDP) üyesi olan siyasetçiler arasında partinin eski eş başkanları Selahattin Demirtaş ile Figen Yüksekdağ da bulunuyor. Siyasetçilerin asılsız suçlamalarla uzun süre tutuklu olarak hapsedilmesi ve böylece seçilmiş temsilciler olarak siyasi hayattan uzaklaştırılması amacıyla, Türkiye makamları tarafından ceza yargısının kullanıldığı, bu kararla doğrulanmış oldu. İnsan Hakları İzleme Örgütü Avrupa ve Orta Asya Direktörü Hugh Williamson, "Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve Kürt muhalefetin diğer önde gelen siyasetçilerinin toplu bir davada mahkum edilmeleri, çoğu Kürt çok sayıda seçmeni, seçtikleri temsilcilerinden mahrum bırakan, demokratik süreci baltalayan ve siyasi ifade özgürlüğünü kriminalize eden bir zulüm kampanyasındaki son hamledir" dedi. Williamson "Demokratik yollarla seçilmiş Kürt siyasetçileri siyasi hayattan uzaklaştırmak için düzmece ceza davalarının kullanılması, Türkiye devleti ile Kürdistan İşçi Partisi (PKK) arasında on yıllardır süren çatışmanın sona erdirilmesine hiçbir fayda sağlamayacaktır,” şeklinde konuştu. Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen duruşmada mahkeme heyeti Selahattin Demirtaş'a 42 yıl, Figen Yüksekdağ'a 30 yıl ve Diyarbakır eski Belediye Başkanı Gültan Kışanak'a 12 yıl hapis cezası verirken, Kışanak ve diğer dört kişinin tahliyesine karar verdi. Mardin'in görevdeki belediye başkanı Ahmet Türk ise 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Mahkeme Demirtaş ve Yüksekdağ'ın da aralarında bulunduğu 13 kişinin tutukluluk hallerinin devamına karar verdi. Eski HDP milletvekilleri, seçilmiş belediye başkanları ve parti yetkilileri son üç yıldır "devletin birliğini ve bütünlüğünü bozmaya teşebbüs" ve "terör örgütü üyeliği"nden "cinayet"e kadar varan çeşitli suçlamalarla yargılanıyorlar. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından da teyit edildiği üzere, aleyhlerindeki deliller neredeyse tamamen partilerinin sosyal medya paylaşımları ve siyasi konuşmalarından ibaret. 108 sanıklı davanın (ki bunlardan hakim karşısına çıkanların sayısı 36) 3.530 sayfalık iddianamesinde yer alan temel suçlama, 6 Ekim 2014 tarihinde HDP'nin Twitter hesabından yapılan ve siyasetçilerin siyasi konuşmalarını içeren dört sosyal medya paylaşımına dayanıyor. Siyasetçiler aleyhinde asılsız ve genelleştirilmiş iddiaları dile getiren, aralarında gizli tanıkların da bulunduğu birkaç ifade daha, Savcılık tarafından söz konusu olaylardan yıllar sonra dava dosyasına eklendi. Doğrululuğu şüpheli bu ifadelerin dava dosyasına eklenmesinde, sanıkların en temel adil yargılanma haklarına saygı göstermeyen keyfi bir usul izlendi. Partinin 2014 yılında attığı tweetler, destekçilerini Kürtlerin çoğunlukta olduğu Suriye kenti Kobani'nin aşırılıkçı grup IŞİD tarafından kuşatılmasını protesto etmeye çağırıyordu. İddianamede sanık siyasetçiler bu tweetler üzerinden 6-8 Ekim 2014 tarihleri arasında Türkiye'nin 32 ilinde meydana gelen ve en az 37 kişinin ölümüyle sonuçlanan şiddetli çatışmaların yaşandığı protesto gösterilerinden doğrudan sorumlu tutuluyor. Siyasetçilerin yargılandığı dava, Kobane protestolarına yapılan atıf nedeniyle medyada "Kobane davası" olarak anılıyor. İddianamede siyasetçilere, "devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmaya teşebbüs" suçu da başta olmak üzere 30'a yakın suç isnat edildi, siyasetçiler ayrıca protestolar sırasında meydana gelen ölüm ve şiddet olaylarıyla ilgili olarak "cinayet", "mala zarar verme" ve "hırsızlık" suçlarından da sorumlu tutuldular. Siyasetçiler hakkında "terör örgütü üyeliği" ve "terör örgütü propagandası yapmak" gibi suçlamalarla farklı mahkemelerde devam eden ceza davaları da "Kobane davası" dosyasıyla birleştirildi. Ankara’daki mahkemenin verdiği ve mahkum edilen siyasetçiler tarafından temyize götürüleceği söylenen karar, Kürtlerin haklarını destekleyen HDP'ye karşı uzun süredir yürütülen baskı ve zulüm kampanyasının ulaştığı son durak olma niteliğini taşıyor. Bu zulüm ve baskı kampanyası Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğindeki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti ile aşırı sağcı Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) arasında kurulan iktidar koalisyonu tarafından yürütülüyor. Siyasetçilere yönelik baskılar, PKK ile Türkiye devleti arasında on yıllardır süren çatışmaya son vermek amacıyla parti ve hükümet tarafından yürütülen yoğun çabaların 2015 yılında akamete uğramasının ardından başladı. Mayıs 2016'da, yaşanan hızlı gelişmelerin ardından, hükümet geçici bir anayasa değişikliği ile tartışmalı bir hamle yaparak milletvekillerinin dokunulmazlıklarını kaldırdı. 4 Kasım 2016 tarihinde, önde gelen HDP milletvekilleri ve ayrı tarihlerde kardeş bir partiden seçilmiş belediye başkanları terörle mücadele yasası kapsamındaki suçlamalarla tutuklanarak hapse atıldılar. HDP'nin eski eş başkanları Demirtaş ve Yüksekdağ o zamandan beri cezaevinde. Partinin kendisi hakkında da Anayasa Mahkemesi'nde kapatma davası açılmış durumda. Ankara'daki mahkemenin kararı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) iki bağlayıcı kararını da açıkça hiçe sayıyor. AİHM, Aralık 2020'de Demirtaş ve Ekim 2022'de Yüksekdağ ve diğer 12 kişi hakkında verdiği kararlarda, siyasetçilerin konuşmaları ve sosyal medya paylaşımları nedeniyle tutuklanmalarının, "demokratik toplum kavramının özünü oluşturan çoğulculuğu boğan ve siyasi tartışma özgürlüğünü kısıtlayan" siyasi amaçlı bir susturma hamlesi olduğuna hükmetti. AİHM, siyasetçilerin özgürlük ve güvenlik, ifade özgürlüğü ve seçimlere katılma haklarının ihlal edildiğine ve derhal serbest bırakılması gerektiğine karar verdi. Demirtaş ve Yüksekdağ'ın tutukluluklarına dayanak teşkil eden ve mahkûmiyetlerinin temelini oluşturan iddialar, AİHM'nin tutuklama kararları için yeterli gerekçe oluşturmadıkları tespitinde bulunduğu iddialarla büyük ölçüde aynı. Türkiye İnsan Haklarına Destek Projesi direktörü Ayşe Bingöl Demir "Demirtaş, Yüksekdağ ve Türkiye'nin önde gelen diğer bazı muhalif siyasetçilerinin Kürtlerin haklarını savundukları için uzun hapis cezalarına çarptırılmaları, ülkede insan hakları, hukukun üstünlüğü ve demokrasinin olumlu yönde değişmesi yönündeki umutlara bir darbe daha vurmuştur." dedi. Bingöl Demir, "bu son mahkumiyet kararı, devam eden keyfi ve siyasi içerikli tutuklamalarla birlikte, uluslararası insan hakları standartlarını açıkça ihlal etmekte ve AİHM kararlarını hiçe saymaktadır. Uluslararası toplum artık kritik bir tercihle karşı karşıya: Ya sessiz kalarak bu baskıcı uygulamalara ortak olma riskini alacak ya da uluslararası yükümlülüklerin bu denli ciddi şekilde ihlal edilmesi durumları için öngörülen prosedürlerin başlatılması da dâhil olmak üzere güçlü bir şekilde harekete geçecek." Bilgi ve iletişim için: info@turkeylitigationsupport.com, Twitter: @TR_Litigation
7 Yıldır Hukuka Aykırı Şekilde Hapsedilen Siyasetçiler Serbest Bırakılsın
3 Kasım, 2023
Eski milletvekilleri ve belediye başkanları siyasi ifadeleri nedeniyle yargılanıyor, uzun süreli hapse maruz kalıyor (İstanbul, 3 Kasım 2023) - Dört ayrı insan hakları örgütü bugün yaptıkları açıklamada, Türkiye hükümetinin uluslararası hukuka uyması ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin bağlayıcı kararlarını yerine getirerek, muhalefetteki Halkların Demokratik Partisi'nin (HDP) geçmiş dönemlerde eş başkanlığını yapmış olan siyasetçiler Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ'ın derhal serbest bırakılmaları gerektiğini belirtti. İnsan Hakları İzleme Örgütü, Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi, Uluslararası Hukukçular Komisyonu ve Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu bu çağrıyı siyasetçilerin haksız yere tutuklanmalarının yedinci yıl dönümünde yaptı. İnsan Hakları İzleme Örgütü Avrupa ve Orta Asya Direktörü Hugh Williamson, "Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ'ın hukuka aykırı şekilde hapsedilmelerinin yedinci yıl dönümü, Erdoğan Cumhurbaşkanlığının Türkiye'deki milyonlarca Kürt ve sol seçmeni temsil eden, demokratik yollarla seçilmiş muhalif siyasetçileri susturmak amacıyla tutukluluğu siyasi saiklerle kullanma isteğinin belirgin bir hatırlatıcısıdır. Türkiye, siyasetçilerin serbest bırakılmasına hükmeden bağlayıcı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına uymayarak, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile daha geniş anlamda uluslararası hukuk kapsamındaki yükümlülüklerini alenen ihlal etmektedir" dedi. Dokunulmazlıklarının kaldırılmasından aylar sonra, 4 Kasım 2016'da Demirtaş, Yüksekdağ ve 8 HDP'li milletvekili gözaltına alınarak keyfi şekilde tutuklanmışlardı. Takip eden beş ay boyunca 4 siyasetçi daha tutuklandı. İlgili dönemde HDP, Türkiye parlamentosundaki sandalyelerin yüzde 10,7'sine sahipti ve beş milyondan fazla seçmen tarafından destekleniyordu. Davaları Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına konu olan diğer 12 milletvekili artık tutuklu değil. Ancak Demirtaş ve Yüksekdağ halen cezaevindeler. Tüm eski milletvekilleri, uluslararası hukukta güvence altına alınan ifade özgürlüğü haklarını kullandıkları için ayrı ayrı davalarda defalarca yargılandı. Şiddet içermeyen yahut şiddeti savunmayan siyasi ifadeleri ve faaliyetleri de bunlar arasında yer aldı. 2021 yılında haklarındaki toplu dava açıldığında, ayrı ayrı devam eden dava dosyalarının birçoğu birleştirildi. Bu toplu davada kendilerine yöneltilen muğlak ve kapsamı aşan suçlamalar arasında, 6-8 Ekim 2014 tarihlerinde çoğunlukla Türkiye'nin güneydoğusundaki şehirlerde gerçekleşen protestolara verdikleri destekle ilişkilendirilen “devletin birliğini ve bölünmez bütünlüğünü ihlal” (bölücülük) ve hatta “insan öldürme” iddiaları da yer alıyor. Siyasetçiler, Suriye'nin kuzeyinde Kürtlerin çoğunlukta olduğu Kobani kentinin IŞİD olarak da bilinen İslam Devleti tarafından acımasızca kuşatılmasına karşı düzenlenen protestolar sırasında işlendiği iddia edilen tüm suçlardan sorumlu tutuluyor. Protestolar sırasında 37 kişinin öldüğü aktarılıyor. Demirtaş ve Yüksekdağ'ın devam eden tutukluluklarına gerekçe gösterilen deliller, HDP'nin Twitter hesabından gönderilen ve Kobane kuşatmasına karşı yapılan protestoları destekleyen iki sosyal medya paylaşımından, siyasetçilerin şiddet içermeyen siyasi konuşmalarından, yasal olan faaliyetlerinden ve dosyaya yıllar sonra dahil edilen güvenilirliği tartışmalı tanık ifadelerinden oluşuyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, verdiği üç kararda siyasi ifadeleri ve sosyal medya paylaşımları nedeniyle Demirtaş ve Yüksekdağ'ın tutuklanmalarının, "çoğulculuğu engelleyen ve demokratik toplum kavramının özü olan siyasi tartışma özgürlüğünü kısıtlayan" siyasi saiklere sahip bir susturma eylemi olduğuna karar verdi. Kararlardan Kasım 2018 ve Aralık 2020 tarihli ikisi Demirtaş hakkında, Ekim 2022 tarihli biri ise Yüksekdağ ve diğer 12 kişi hakkında. AİHM, siyasetçilerin kişi özgürlüğü, ifade özgürlüğü ve seçilme haklarının ihlal edildiğini tespit etti. Demirtaş ve Yüksekdağ'ın tutukluluklarına ve 2021 yılında başlayan toplu davada yargılanmalarına gerekçe gösterilen olgular, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin tutuklama tedbiri için yetersiz bulduğu yargılamalarda yer alan olgularla büyük ölçüde aynı. Uluslararası Hukukçular Komisyonu Avrupa ve Orta Asya Programı geçici Direktörü Temur Shakirov, "AİHM'in Yüksekdağ ve Demirtaş'ın tutukluluğunu haklı kılacak yeterli gerekçe bulunmadığı yönündeki kararına rağmen, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Nisan 2023'te, Yüksekdağ ve Demirtaş'ın siyasi ifadeleriyle ilgili olduğunu iddia ettiği çok sayıda suçtan mahkûmiyet talep etmiştir. Bu durum, iki siyasetçiyi hedef alan davanın nihai amacının siyasi olduğunun altını çizmekte ve adaletin yerini bulacağına dair şüpheleri güçlendirmektedir" dedi. Demirtaş ve Yüksekdağ'ın Kasım 2016'da tutuklanmalarının ardından Türkiye’de önemli bir referandum ve çok sayıda kritik seçim kampanyası yapıldı. 16 Nisan 2017'de yapılan Anayasa referandumu, gücü Cumhurbaşkanının elinde toplayan bir başkanlık yönetim sistemi getirdi. Bunu Demirtaş'ın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a karşı hapishane hücresinden aday olduğu 24 Haziran 2018 tarihli Cumhurbaşkanlığı seçimi, 31 Mart 2019 yerel seçimleri ve son olarak da 14-28 Mayıs 2023 milletvekili ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri izledi. Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu Başkan Yardımcısı Reyhan Yalçındağ, "Muhalefetin önde gelen iki isminin tutukluluğu ile, ülke bu kritik kampanya süreçlerinde anlamlı bir demokratik tartışmanın önemli bir aracından ve adil seçimlerden mahrum bırakılmıştır. Mart 2024 yerel seçimleri hızla yaklaşırken, Bakanlar Komitesi ve diğer Avrupa Konseyi organları, Demirtaş'ın ve Yüksekdağ'ın kamu işlerinde yer alma hakları dahil olmak üzere esasen milyonlarca seçmenin haklarını da ilgilendiren haklarına yönelik devam eden ihlallerin sona ermesini sağlamak için mevcut tüm araçları kullanmalıdır" dedi. Üye devletlerin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını uygulamalarını denetlemekle sorumlu olan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Türkiye'ye Demirtaş'ın tutukluluk halinin sona erdirilmesi çağrısında bulunan altı olağan karar ve istisnai durumlarda verdiği iki ara karar yayınladı. Bakanlar Komitesi bu yıl 5-7 Aralık tarihlerinde gerçekleştireceği oturumda, Türkiye'nin Yüksekdağ'la ilgili hükmü uygulamaması ve Yüksekdağ'ın tutukluluk halinin sona erdirilmemesi konusunu üçüncü kez değerlendirecek. Yukarıda anılan dört sivil toplum kuruluşu, Bakanlar Komitesi'ne Aralık ayında Yüksekdağ'ın serbest bırakılması çağrısında bulunan bir karar vermesini talep eden ortak bir bildirimde bulundular. Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi Direktörü Ayşe Bingöl Demir, "Türkiye, Bakanlar Komitesinin Demirtaş'ın derhal serbest bırakılmasına çağrı yapan çok sayıda kararını ve ara kararını görmezden gelmiştir. Türkiye'nin uluslararası yükümlülüklerine uymayı reddetmesi Yüksekdağ davasında da tekrarlanmıştır. Komite, bu davalarla ilgili olarak Türkiye'ye yönelik denetimini daha fazla gecikmeksizin yoğunlaştırmalıdır. Bu denetim tutuklu hak savunucusu Osman Kavala'nın davasında haklı olarak yürütüldüğü gibi ihlal prosedürünün başlatılmasını da içermelidir." dedi. HDP ve ilişkili bir parti olan Demokratik Bölgeler Partisi'nden geçmiş dönemlerde seçilmiş diğer on sekiz parti yetkilisi ve belediye başkanı da halen tutukludur. Bu kişiler arasında 25 Ekim 2016'dan beri tutuklu bulunan Diyarbakır'ın seçilmiş eski belediye başkanı Gültan Kışanak ve 6 Kasım 2016'da tutuklanan Demokratik Bölgeler Partisi'nin eski eş başkanı Sebahat Tuncel de bulunuyor. Kışanak'ın yedi yılı aşan tutukluluk süresi, uluslararası insan hakları hukukunun açık ihlali olmasının yanı sıra, Türk hukukunda düzenlenen yedi yıllık azami tutukluluk süresini dahi aşmıştır. İnsan hakları örgütleri, siyasetçilerin tutukluluklarının açıkça keyfi ve siyasi saiklere sahip olduğunu ve derhal serbest bırakılmaları gerektiğini ifade ettiler.
Türkiye: Yargıtay Hak Savunucusunun Ağırlaştırılmış Müebbet Hapis Cezasını Onadı
12 Ekim, 2023
Osman Kavala ve Diğer Dört Sanığın Mahkumiyetlerinin Onanmasına Acilen Uluslararası Yanıt Verilmesi Gerekiyor (İstanbul, 10 Ekim 2023) – Aralarında Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesinin de bulunduğu dokuz sivil toplum kuruluşundan oluşan bir grup, bugün yaptıkları açıklamada, 12 Ekim'de Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'nde Osman Kavala'nın serbest bırakılması talebi ile yapılacak acil tartışma öncesinde, hak savunucusu ve iş insanı Kavala ile diğer dört sanık hakkında on yıl önce gerçekleşen kitlesel protestolara dair yürütülen yargılamanın başından beri adil olmadığını ve aslında siyasi bir gösteri olduğunu belirttiler. Davanın beş sanığı, ifade, örgütlenme ve barışçıl toplanma özgürlüğü haklarını meşru bir şekilde kullandıkları için cezalandırıldı. 28 Eylül 2023 tarihinde Türkiye’nin yüksek temyiz mahkemesi Yargıtay, daha önce Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kavala'nın tutukluluğunun veya yargılanmasının bir dayanağı olmadığını tespit ettiği ve derhal serbest bırakılmasına karar verdiği halde, verilen mahkumiyet kararlarını onadı. Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi'nden Helen Duffy, "Yargıtay, AİHM kararlarını ve Türkiye'nin insan hakları yükümlülüklerini görmezden gelerek, Türkiye'nin hukukun üstünlüğünden ne kadar uzaklaştığını çarpıcı bir şekilde ortaya koyan bu davadaki derin adaletsizlikte ısrar etmektedir. Dava yalnızca Kavala ve diğer sanıkların haklarının ağır bir şekilde ihlal edilmesine yol açmakla kalmadı, aynı zamanda Türkiye'nin yargı sisteminin nasıl bir siyasi baskı aracına dönüştüğünün de ürkütücü bir örneği oldu" dedi. Her ne kadar Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve hükümet yetkilileri sürekli olarak Türkiye mahkemelerinin bağımsız olduğunu ifade etseler de Kavala ve diğer sanıkların davası bunun doğru olmadığını ortaya koyuyor. Bu yargılama, Cumhurbaşkanını ilgilendiren kilit davalarda savcıların ve mahkemelerin nasıl açıkça onun talimatlarını yerine getirdiklerini gösteriyor. Kavala, hükümete ait bir imar projesine karşı 2013 İstanbul Gezi Parkı protestolarını organize ve finanse ettiğine ilişkin temelsiz bir iddiayla hükümeti devirmeye teşebbüs suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm edildi. Yargıtay, dört diğer sanık Çiğdem Mater, Can Atalay, Mine Özerden ve Tayfun Kahraman'ın Kavala'ya yardım ettikleri iddiasıyla aldıkları 18'er yıl hapis cezasını onarken, Mücella Yapıcı, Hakan Altınay ve Yiğit Ekmekçi'ye verilen 18 yıllık hapis cezalarını bozdu ve Yapıcı ile Altınay'ın tahliyelerine karar verdi. İnsan Hakları İzleme Örgütü, Avrupa ve Orta Asya Direktörü Hugh Williamson, "Bu dava, Gezi Parkı protestolarından altı yıl sonra, bu protestoları tek bir kişinin, Osman Kavala'nın, büyük bir komplosu olarak göstermek kötü niyetiyle açıldı. Savcılıklar ve mahkemeler, kitlesel protestoların kendiliğinden ortaya çıktığını, protestocuların büyük çoğunluğunun şiddete başvurmadığını ve ifade ve toplanma özgürlüğüne ilişkin yasal haklarını kullandıklarını ortaya koyan tüm delilleri açıkça görmezden geldiler" dedi. Yargıtay'ın 78 sayfalık kararı, savcılığın Şubat 2019'da hazırlanan iddianamesini tekrarlamakla yetiniyor; oysa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi iki kez, iddianamenin Kavala'nın ve dolayısıyla diğer sanıkların tutuklanmalarını, yargılanmalarını veya mahkum edilmelerini haklı gösterecek yeterli delil sunmadığına karar verdi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa Konseyi ve Türkiye'nin insan hakları yükümlülüklerini açıkça görmezden gelen Yargıtay bu davada Türkiye aleyhine tekrarlanan tespitlere hiçbir atıfta bulunmuyor. Aralık 2019'da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Osman Kavala'nın derhal serbest bırakılmasına karar verdi. Şubat 2022'de, AİHM kararlarının uygulanmasını denetlemekten sorumlu organ olan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, karara uymayı reddettiği için Türkiye hakkında ihlal prosedürü başlatmak gibi benzeri nadir görülen bir adım attı. Bu durum, Türkiye'nin ilk AİHM kararını uygulamamasını ve 25 Nisan 2022 tarihinde Kavala ve diğer sanıklar hakkında mahkumiyet kararı veren yerel mahkemenin AİHM kararını tanımamasını kınayan ikinci bir Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararına yol açtı. Bu karardan hiç bahsetmeyen Yargıtay kararı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin rolünün reddedilişini derinleştiriyor. Türkiye'nin Avrupalı ve uluslararası müttefikleri hem tek taraflı olarak hem de Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler gibi hükümetler arası kuruluşlar aracılığıyla bu adaletsizliği acilen ele almalı. Bunlar, bu davayı Türkiye ile ikili ilişkilerinde öncelikli bir insan hakları meselesi olarak değerlendirmeli, sanıkların derhal serbest bırakılması da dahil olmak üzere AİHM kararlarının hızlı ve tam olarak uygulanması için baskı yapmalı. Bu ülke ve kuruluşlar ceza hukukunun aktivistlere, insan hakları savunucularına, gazetecilere ve diğerlerine karşı siyasi saiklerle kötüye kullanılmasını kesin bir dille kınamalı. Türkiye'nin hâlihazırda sorumsuz şekilde gözardı ettiği insan hakları yükümlülüklerine ve hukukun üstünlüğü ilkelerine saygı göstermesini ve bunlara riayet etmesini sağlamak için güçlü bir çaba sarf edilmesi elzem. Yargıtay, AİHM kararlarını görmezden gelerek, Türkiye'nin AİHM'in bağlayıcı kararlarına uymasını sağlama yönündeki anayasal yükümlülüğünü de göz ardı ediyor. Uluslararası Hukukçular Komisyonu’nun Avrupa ve Orta Asya (vekil) Direktörü Temur Shakirov, "Eğer hukukun üstünlüğü işliyor olsaydı, Yargıtay, Kavala'nın derhal serbest bırakılmasını emreden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararına saygı gösterirdi. Mahkeme bunun yerine, delilleri hiçe sayarak, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın her konuşmasında tekrarladığı Kavala'nın suçlu olduğu görüşünü savunmanın daha iyi olacağına karar verdi" dedi. Yargıtay’ın Hatalı Gerekçesi Yargıtay, 29 Eylül tarihli kararında, savcılığın Şubat 2019 tarihli iddianamesinde Gezi protestolarına hazırlık olduğunu iddia ettiği bir dizi olaya dayanmaktadır. Bunlar arasında 2011 yılında bir grup oyuncuyla birlikte "Ayağa Kalk İstanbul" adlı kısa bir video çekilmesi, 2012-13 yılları arasında İstanbul'da bir diktatörü konu alan bir oyun sahnelenmesi ve 2012 yılında Taksim Meydanı ve Gezi Parkı'nın imarına yönelik tartışmalı plana odaklanan Taksim Dayanışması adlı sivil toplum platformunun kurulması yer almaktadır. Mahkeme, bu yasal faaliyetler ile herhangi bir suç arasında bir nedensellik bağı gösterememekte, bu faaliyetlerin Kavala ve diğer sanıkların bir komploya dahil olduklarını gösterdiğine dair herhangi bir delil sunamamaktadır. Mahkeme kararı, Gezi protestolarından önce çeşitli Orta Doğu ülkelerinde meydana gelen ve Arap Baharı olarak bilinen protesto ve halk ayaklanmalarına ve bunlardan on yıl daha öncesinde Sırbistan'da OTPOR gibi şiddet içermeyen sivil itaatsizlik hareketlerine, davayla ilgilerini göstermeden atıfta bulunuyor. Kararda sivil toplum örgütlerinin isimlerine atıfta bulunulmakta, bu örgütlerin herhangi bir inandırıcı delil ileri sürülmeksizin Gezi Parkı protestolarını "destekledikleri ve yönlendirdikleri" iddia edilmektedir. Bunların başında ABD'li finansçı ve hayırsever George Soros tarafından kurulan Open Society Foundation ile ilişkili ancak ondan bağımsız olan ve sonrasında fesholunan hayır vakfı Açık Toplum Vakfı gelmektedir. Kavala vakfın kurucu üyesiydi, Altınay da Gezi Parkı protestolarından çok önce bir dönem vakfın yönetim kurulu başkanlığını yapmıştı. Mahkeme, Soros'un kuruluşlarının ayaklanmaları teşvik ederek çeşitli ülkelerdeki hükümetleri devirmeyi amaçladığı, Türkiye Açık Toplum Vakfı ile Kavala'nın masum görünen hayırseverlik faaliyetleri kisvesi altında bu sürece dahil oldukları gibi ilk iddianamedeki antisemitik imalardan beslenen bir komplo teorisini tekrarlamaktadır. Kavala'nın kendi sivil toplum grubu olan ve sanatı destekleyen Anadolu Kültür A.Ş.'ye de atıf yapılmaktadır. Diğer sanıklar Anadolu Kültür ile şu ilişkileri üzerinden Kavala ile ilişkilendirilmektedir: Film yapımcısı Çiğdem Mater danışmanlık, Mine Özerden yönetim kurulu üyeliği, Yiğit Ekmekçi de yönetim kurulu başkan yardımcılığı. Taksim Dayanışması üç diğer sanığın, Avukat Can Atalay, Şehir Plancısı Tayfun Kahraman ve Mimar Mücella Yapıcı, aktif olarak yer aldığı bir grup olarak adlandırılmaktadır. Yargıtay, iddianamede yer alan Kavala'nın Avrupa Komisyonu, Avrupa Parlamentosu üyeleri, diplomatlar, diplomatik misyonlar ve uluslararası insan hakları grupları gibi kurumlarla kurduğu temasların, Türkiye hükümeti aleyhine uluslararası kamuoyunu etkileme çabalarına delil olduğu iddialarına katılmaktadır. Protestoların finansmanı iddialarına ilişkin bölümde Open Society Foundation kuruluşunun Açık Toplum Vakfı ve Anadolu Kültür'ü finanse ettiğinden bahsedilmektedir. Ancak iddianamede atıfta bulunulan MASAK raporunda kayıt altında olmayan herhangi bir para transferine dair bir bulgu olmadığı tespitine kararda yer verilmemektedir. Mahkeme kararında bunun yerine, Kavala'nın bir defasında parkta kamp kuran insanlara birkaç ekmek getirdiği, parkta kullanmak üzere plastik bir masa temin etmekten bahsettiği ve polisin biber gazından korunulması için maske ve gözlüklerin nereden alınabileceği gibi dinlemeye takılan konuşmalardan alınan örneklere dayanılmaktadır. Mahkeme kararı ayrıca, sanıkların birbirileri ve başkaları arasında geçen ve hukuka aykırı yollarla kayıt altına alınan bir dizi telefon görüşmesini kabul edilebilir deliller olarak değerlendirmektedir. Herhangi bir suç faaliyetini ortaya çıkarmaktan uzak olan bu konuşmalar, sanıkların yasal şekilde sivil toplum örgütleri ve şiddet içermeyen aktivizm faaliyetleriyle uğraştıklarını, ifade, örgütlenme ve toplanma özgürlüğü haklarını kullandıklarını göstermektedir. Bu tür faaliyetler, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme gibi Türkiye'nin taraf olduğu anlaşmaların da dahil olduğu uluslararası hukuk kapsamında, aynı zamanda Türkiye'nin kendi yasalarıyla da sıkı bir şekilde korunmaktadır. Kararda, sanıklardan biri olan ve 2023 Mayıs seçimlerinde Türkiye İşçi Partisi'nden milletvekili seçilen avukat ve aktivist Atalay'ın yasama dokunulmazlığı da reddedilmiştir. Yargıtay, bu davanın Türkiye Anayasası'nın 83. maddesi uyarınca milletvekili dokunulmazlığı kapsamında olmadığına karar vererek, konuyla ilgili 13 Temmuz tarihli kendi kararını teyit etmiş ve Atalay'ın mahkumiyetini onamıştır. Yargıtay bu sonuca varırken, Anayasa Mahkemesi'nin aynı koşullar altında tutuklu milletvekilleri Ömer Faruk Gergerlioğlu ve Leyla Güven ile ilgili olarak verdiği, bu kişilerin dokunulmazlıklarının bulunduğu ve gözaltına alınmalarının, tutuklanmalarının ve yargılanmalarının bunu ciddi bir şekilde ihlal ettiğine hükmettiği içtihadını reddetmektedir. Bildiriyi imzalayan sivil toplum kuruluşları : · Uluslararası Af Örgütü · ARTICLE 19 · İnsan Hakları İzleme Örgütü · Avrupa Demokratik Hukukçular (AED) · Demokrasi ve İnsan Hakları İçin Avrupa Hukukçuları (ELDH) · Uluslararası Hukukçular Komisyonu (ICJ) · Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu (FIDH) · Uluslararası PEN · Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi
33 sivil toplum kuruluşu ve barodan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ne Türkiye’de ağır tehdit altına olan barışçıl toplanma özgürlüğü hakkına dair kapsamlı bir bildirim
06 Mart, 2023
Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, barışçıl toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının demokrasi ve çoğulculuğun korunmasındaki asli rolü ve Türkiye'de Mayıs 2023'te yapılması beklenen Cumhurbaşkanlığı seçimleri göz önüne alınarak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Oya Ataman grubu kararlarının icrasının denetiminde güçlü ve kararlı bir yaklaşım benimsemeli. Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi’nin de aralarında bulunduğu 26 uluslararası ve Türkiye merkezli sivil toplum kuruluşu ve Türkiye’den 7 baro Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesince izleme altında bulunan ve barışçıl toplanma özgürlüğü hakkının kullanımına ilişkin olan Oya Ataman Grubu davalarına Kural 9.2. kapsamında bir bildirimde bulundu. Bakanlar Komitesi bu bildirimi 7-9 Mart 2023’te yapacağı toplantıda Türkiye’nin son eylem planı ile beraber değerlendirmeye alacak. Bildirim, ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının uygulanmasının izlenmesi sürecinde Komite’nin rolünün önemine ve Türkiye’nin Mahkeme içtihatlarına ve uluslararası insan hakları standartlarına uyum sağlaması için alması gereken genel tedbirlere vurgu yapıyor. Oya Ataman grubu davaları genel olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 11. maddesinde yer alan barışçıl toplanma ve örgütlenme hakkına ilişkin birçok hukuki, sosyal ve siyasi meseleyi ele alan ve yaşam hakkı (madde 2), işkence yasağı (madde 3), özgürlük ve güvenlik hakkı (madde 5), ifade özgürlüğü (madde 10) ve etkili başvuru hakkı (madde 13) ihlallerini de içeren 74 davadan oluşuyor. Her ne kadar Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi bu davaların 64’ünü "genel tedbirlere duyulan ihtiyacın devam etmesine halel getirmeksizin" kapatmış olsa da yapılan bildirim yerel mevzuatta ve Türkiye makamlarının adli ve idari uygulamalarında giderek artan ve ciddileşen eksiklikler olduğunu ortaya koyuyor. Bildirim, AİHM’in Türkiye'de toplanma özgürlüğü hakkına ilişkin içtihadının tam olarak uygulanması için gerekli genel tedbirleri belirliyor ve bunların Komite tarafından karar altına alınmasını talep ediyor. Bildirim, sivil toplum kuruluşlarının raporlarından ve resmi verilerden elde edilen bilgiler ışığında, Türkiye’de barışçıl toplanma hakkının kullanımının özellikle 2016’daki darbe girişimini izleyen dönemde ciddi bir şekilde daraldığını ortaya koyuyor. Türk yetkililerin sistematik bir biçimde genel nitelikli veya özel yasaklarla toplantı, gösteri ve yürüyüşleri “yasadışı” ilan etme; barışçıl toplantılara polis müdahalelerinde ve gözaltılarda yerinde olmayan ve orantısız güç kullanımı ve sorumlu polis memurlarının cezasız bırakılması; göstericilerin ve katılımcıların idari para cezası ve adli yaptırımlara maruz bırakılması gibi uygulamaların 2018’de OHAL’in kaldırılmasından sonra dahi artış gösterdiğine dikkat çekiliyor. Sivil toplum kuruluşları ve barolara göre özellikle kadın hakları grupları, Kürt nüfusunun yoğun olduğu bölgelerde haklarını kullanmak isteyenler, LGBTI+ gruplar ve işçiler, bahsedilen bu ağır ve sistematik hak ihlallerine en çok maruz kalanlar arasında yer alıyor. Bildirim, hükümetin 8 Temmuz 2022 tarihli eylem planındaki iddialarına rağmen, Türkiye'deki mevcut yasal çerçeve ve uygulamaların, Sözleşme standartlarını büyük ölçüde karşılamadığını tartışıyor. Buna göre, Türk Hükümeti Oya Ataman grubu kararlarındaki AİHM tespitlerini ve kararların icrasının denetimi sürecinde Bakanlar Komitesinin taleplerini etkili bir şekilde ele almamakta ve genel olarak toplanma özgürlüğü hakkını güçlendirmek için gerekli önlemler konusunda adım atmamakta. Türkiye'de hakkın kullanımının sistemli olarak engellenmesine ilişkin tablonun ciddi şekilde kötüleşmekte olduğunun altını çizen sivil toplum kuruluşları ve barolara göre toplantı özgürlüğü hakkının demokrasi ve çoğulculuğun korunmasındaki asli rolü ve Türkiye'de 2023'te yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimleri göz önüne alındığında, Bakanlar Komitesi, kararların icrasının denetiminde acilen güçlü ve kararlı bir yaklaşım benimsemeli. Türkiye’de barışçıl toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına yapılan sistemli müdahaleler nedeni ile bu hakkın kullanımının esasen imkansız kılındığına dair tabloyu dayanakları ve örnekleri ile ortaya koyan sivil toplum kuruluşları ve barolar, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesini, Mart 2023 toplantısı sonrası Oya Ataman grubu davalarını nitelikli izleme prosedüründe incelemeye devam etmeye, bu grubu olağan insan hakları toplantılarında düzenli olarak ele almaya ve Türkiye’ye aşağıdaki genel tedbirlerin alınması yönünde çağrıda bulunmaya davet ediyor: 1. Türkiye Eylem Planını gözden geçirmeli ve Oya Ataman grubunda AİHM tarafından belirlenen ve yerel mevzuattan kaynaklanan yapısal sorunları eksiksiz biçimde ele almalıdır. 2. 2911 sayılı Kanun hükümleri AİHM içtihatlarında belirlenen ilkelere uygun hale getirilmelidir. 3. 5442 Sayılı İl İdaresi Kanununun hükümleri, özellikle Valilere hem barışçıl toplantıları hem de kapalı mekan insan hakları etkinliklerini yasaklama yolunda geniş kapsamlı yetkiler veren 11(C) maddesinin, AİHM içtihatlarında belirlenen ilkelere uygun şekilde değiştirilmelidir. 4. Göz yaşartıcı gaz ve diğer kitle kontrol silahlarının kullanımına ilişkin 2016 yönergesi gözden geçirilmeli, kitle kontrol silahlarının kullanımına ilişkin uluslararası standartlara her açıdan uyulması sağlanmalı ve bu konuda Avrupa Konseyi aracılığıyla erişilebilecek her türlü uluslararası uzmanlıktan yararlanılmalıdır. 5. Türkiye, kolluk kuvvetleri tarafından herhangi bir aşırı güç kullanımının makullüğünü ve orantılılığını değerlendirmek için etkili bir inceleme mekanizmasını devreye sokmalıdır. 6. Türkiye, barışçıl toplanma özgürlüğünü kullanan sivil toplum kuruluşu mensuplarının hak kullanımı niteliğindeki fiillerinin yargılama ve ceza konusu sayılmasına son vermelidir. 7. Türkiye, barışçıl toplanma özgürlüğü hakkının ihlal edilmesini önlemek için açık ve ayrıntılı bir strateji geliştirmelidir. 8. Türkiye, insan hakları, orantılı güç kullanımı, kamusal olaylara müdahale ve göz yaşartıcı gaz kullanımı konularında kolluk görevlilerine yönelik hizmet içi eğitim programlarını etkili bir şekilde hayata geçirmeli, mevcut uygulamalar gözden geçiririlmelidir. 9. Türkiye, Komite ile toplantı ve gösteri yürüyüşlerine getirilen idari yasaklar (yeri, emri veren makamlar, tarihler, kapsam ve süreler dahil), gösteri ve toplantıları dağıtmak için kolluk kuvvetlerinin müdahaleleri ve 2911 sayılı Kanun'un ihlali iddiası ile başlatılan adli ve idari kovuşturma ve mahkumiyet sayısı hakkında ayrıntılı bilgi paylaşmalıdır. 10. Türkiye Komite’ye toplantı ve gösteri yürüyüşlerini aşırı güç kullanarak dağıtmakla suçlanan kolluk görevlileri hakkında başlatılan idari ve cezai soruşturma ve kovuşturmalara ilişkin (kovuşturma, mahkumiyet ve beraat sayıları, suç türleri ve cezalar dahil) ayrıntılı bilgi vermelidir. Bildirimde bulunan aralarında çok sayıda İnsan Hakları Savunucuları Dayanışma Ağı bileşeninin de bulunduğu sivil toplum kuruluşu ve barolar şunlar: Batman Barosu, Bingöl Barosu, Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD), Civil Rights Defenders, Dersim Barosu, Düşünce Suçuna Karşı Girişim, European Lawyers for Democracy and Human Rights (Demokrasi ve İnsan Hakları için Avrupalı Avukatlar), Hakikat Adalet Hafıza Merkezi, International Federation For Human Rights (Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu), İfade Özgürlüğü Derneği, Kaos GL Derneği, Lambdaistanbul LGBTİ+ Dayanışma Derneği, London Legal Group, Mardin Barosu, Muş Barosu, Özgürlük İçin Hukukçular Derneği İstanbul Şubesi (ÖHD), P24 Bağımsız Gazetecilik Derneği, Research Institute on Turkey, Roman Hafıza Çalışmaları Derneği/Romani Godi, Sivil Alan Araştırmaları Derneği, Şırnak Barosu, Sosyal Politika, Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği, Toplum ve Hukuk Araştırmaları Vakfı, Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi (TLSP), Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TIHV), Üniversiteli Kuir Araştırmaları ve LGBTİ+ Dayanışma Derneği, Van Barosu, Yaşam Bellek Özgürlük Derneği ile İnsan Hakları Ortak Platformu bileşenleri; Eşit Haklar İçin İzleme Derneği, Hak İnisiyatifi Derneği, İnsan Hakları Gündemi Derneği, İnsan Hakları Derneği ve Yurttaşlık Derneği.
Türkiye: Siyasi partiye karşı kapatma davası
09 Ocak, 2023
Bu dava, seçimlerden önce siyasi muhalefete ve demokratik kurallara karşı bir saldırıdır [Londra] Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesinin de aralarında bulunduğu 10 uluslararası ve yerel sivil toplum örgütü, Meclis ve Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin ikinci büyük muhalefet partisinin tasfiyesine yönelik mevcut çabaların siyasi partilerin kapatılmasına yönelik son derece sorunlu uygulamaların en son örneği olduğunu belirtti. Geçmiş uygulamalar, örgütlenme, toplanma ve ifade özgürlükleri ile seçmenlerin arzu ettikleri temsilcileri seçme hakkı da dahil olmak üzere serbest ve adil seçim haklarını ihlal etmişti. Anayasa Mahkemesi'nden, mecliste 56 milletvekili bulunan bir siyasi parti olan Halkların Demokratik Partisi (HDP)'nin kapatılmasına karar vermesi talep ediliyor. Siyasi parti aleyhindeki iddianame ile, 451 siyasetçi ve parti üyesinin beş yıllık bir süre boyunca örgütlü siyasi faaliyetten ve siyasi parti üyeliğinden yasaklanması ile partinin malvarlığına el konulması talep ediliyor. 5 Ocak tarihinde Anayasa Mahkemesi, partinin meclisteki siyasi parti gruplarının almaya hak kazandığı hazine desteğini içeren banka hesaplarının geçici olarak bloke edilmesine ilişkin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının tedbir talebini kabul etti. 10 Ocak'ta Başsavcı, Anayasa Mahkemesi'ne parti aleyhindeki davaya ilişkin sözlü beyanlarda bulunacak. HDP, Başsavcının beyanlarına karşı sonraki bir tarihe kadar savunmalarını sunduktan sonra, Mahkeme müzakere için toplanarak nihai bir karar verecek. 11 Ekim 2022 tarihinde 10 sivil toplum örgütü, siyasi partilerin keyfi olarak kapatılmasının çok sayıda hak ihlaline sebebiyet verdiğini savunarak Anayasa Mahkemesi'ne bir üçüncü taraf görüşü sundular. Görüşü sunan sivil toplum örgütleri arasındaki Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi'nden Philip Leach, ”Uluslararası hukuk, örgütlenme, ifade özgürlüğü ve barışçıl toplanma özgürlüğü çerçevesinde siyasi partilerin haklarını güvence altına almakta, her vatandaşın kamusal faaliyetlerin yürütülmesine katılma, seçme ve seçilme haklarını demokrasinin temel ilkeleri olarak ele almaktadır. Halkların Demokratik Partisi'nin kapatılma ihtimaline ilişkin olarak Türkiye'de Anayasa Mahkemesi'nde görülen dava, mahkemenin uluslararası hukuka uyup uymayacağı ve demokratik normlara saygı gösterip göstermeyeceği konusunda temel bir test niteliği taşımaktadır. Bir siyasi partiyi zorunlu gerekçeler olmadan kapatmak çok sayıda hak ihlaline sebebiyet verir ve bu aynı zamanda demokrasiye yönelik bir saldırıdır” dedi. Anayasa Mahkemesi'nde görülen dava, 7 Haziran 2021 tarihli ve 834 sayfalık bir iddianameye dayanıyor. İddianamede HDP'nin faaliyetlerinin yasadışı silahlı Kürdistan İşçi Partisi/Kürdistan Topluluklar Birliği'nin (PKK/KCK) amaçları doğrultusunda yürütüldüğü iddia ediliyor. İddianameye göre, PKK/KCK ile HDP'nin faaliyetleri arasında "organik" bir bağ bulunuyor. Savcı bu faaliyetlerin "Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne .. aykırı" şekilde bölücülüğü desteklediğini ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 68/4. maddesi ile Siyasi Partiler Kanunu'ndaki hükümleri ihlal ettiğini iddia ediyor. İddianame, parti üyelerini ve alt organlarını bu nitelikteki suçların işlenmesine iştirak etmekle, bu suçları işlemeye teşvik etmekle veya bu suçları ve işleyenleri övmekle suçluyor. Sivil toplum örgütleri, üçüncü taraf görüşlerinde HDP aleyhindeki davanın Türkiye’nin siyasi parti kapatmalarına ilişkin uzun geçmişi bağlamında değerlendirilmesi gerektiğini, bu geçmişin Avrupa Konseyi’nin üyesi olan diğer ülkelerden önemli ölçüde farklılaştığını ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin defaatle ihlal edildiğinin tespit edildiğini savunmuştur. Türkiye’nin Anayasa Mahkemesi, 1982’den bu yana incelediği 40 davada 19 ayrı siyasi partinin kapatılmasına karar verdi. Kapatılan partilerin çoğu Türkiye’deki Kürtlerin haklarını savunan partiler ile solcu partilerdi. Geniş ve belirsiz niteliğe sahip “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne .. aykırı” hareket etme yasağı ise başlıca isnadı oluşturmuştu. Eşit şekilde belirsizliğe sahip “demokratik ve laik cumhuriyetin ilkelerine .. aykırı” faaliyet gösterme gerekçesiyle ise üç parti kapatıldı. 2008 yılında, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kendisi de bu gerekçeyle kapatılmaktan zorlukla kurtulabildi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Türkiye’ye ilişkin olarak, incelediği yedi davanın altısında siyasi parti kapatma kararlarının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni ihlal ettiğini tespit etti. AİHM, temelde bu davalardaki kararlarıyla geliştirdiği içtihadında siyasi partilerin kısıtlanması ya da kapatılmasına yönelik tedbirlerin istisnai ve olağandışı olduğuna hükmetti. Mahkeme’nin, bir siyasi parti kapatma kararının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile uyumlululuğunun incelenmesine ilişkin kriterlerinin üç unsuru bulunmaktadır. Mahkeme, kapatmanın yasal bir dayanağa sahip olup olmadığını, meşru bir amacı olup olmadığını, demokratik toplumda gerekli ve orantılı olup olmadığını incelemektedir. Sivil toplum örgütleri sundukları görüşte, Kürtlerin haklarını savunan partilere ilişkin AİHM’e gönderilen davaların tümünde, Mahkemenin, halkların kendi kaderini tayin hakkının tanınmasını, Kürtçe diline ilişkin hakların veya Kürt kimliğinin tanınmasını barışçıl şekilde savunmanın kendi başına demokrasinin temel ilkelerine aykırı olmadığına, siyasi parti kapatmanın örgütlenme özgürlüğünü ihlal ettiğine karar verdiğini vurgulamışlardır. AİHM, siyasi partilerin kapatılmasının birçok durumda “acil bir toplumsal ihtiyacı” karşıladığının söylenemeyeceğini tespit etmiştir. İnsan Hakları Derneği Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan “Anayasa Mahkemesi, HDP'ye karşı açılan mevcut davayı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Türkiye'de siyasi partilerin, -özellikle de Kürt seçmenlerin haklarını savunan partilerin- kapatılmasının temel hakları ihlal ettiği yönündeki kararları ışığında değerlendirmelidir. Bir siyasi partinin kapatılmasına ilişkin alınacak olağandışı bir tedbir, demokratik toplum kavramının özünde yer alan çoğulculuğu bastırmak ve siyasi tartışma özgürlüğünü kısıtlamaya hizmet etmektedir" dedi. STK'lar görüşlerinde ayrıca AİHM'in HDP'lilerle ilgili davalarda yakın tarihlerdeki tespitlerini, ceza yargılamalarının siyasi rakip olarak algılananlar ve hükümeti eleştirenleri susturmak için kötüye kullanıldığına ilişkin uygulamaları ve Türkiye hükümetinin yargıya sistematik olarak müdahale ettiğine dair delilleri incelemektedir. Anayasa Mahkemesi'ne üçüncü taraf müdahalesini sunan STK'lar şunlardır: Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi (TLSP), ARTICLE 19, Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD), Dünyada Demokrasi ve İnsan Hakları için Avrupalı Hukukçular Birliği (ELDH), Avrupalı Demokrat Avukatlar (AED), İnsan Hakları Derneği (İHD), İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), Uluslararası Hukukçular Komisyonu (ICJ), Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu (FIDH) ve Hak İnisiyatifi Derneği.
Avrupa İnsan Haklar Mahkemesi (AİHM) Büyük Dairesi’nden, cezaevindeki insan hakları savunucusu Osman Kavala ile ilgili AİHM kararının yerine getirilmemesi sebebiyle Türkiye’ye karşı tarihi bir karar
11 Temmuz, 2022
AİHM Büyük Daire, bugünkü Kavala/Türkiye kararında, Türkiye’nin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) 46(1) maddesi gereğince uygulamakla yükümlü olduğu 10 Aralık 2019 tarihli Kavala/Türkiye Daire kararından doğan yükümlülüklerini yerine getirmediği sonucuna vardı. Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi ve İnsan Hakları İzleme Örgütü, Türkiye’nin Sözleşme sistemini sistematik bir biçimde yok sayması sorununa ve insan hakları savunucusu Osman Kavala’nın serbest bırakılmasına ilişkin Mahkeme kararının uygulanmasının aciliyetine yönelik önemli bir adım olarak gördükleri bu kararı memnuniyetle karşıladı. Bugün Türkiye’de insan haklarını hiçe sayan uygulamaların bir sembolü haline gelen Kavala davasına ilişkin olarak, STK’lar Türkiye’nin Mahkeme kararına uymaması sebebiyle Türkiye’ye karşı ihlal prosedürünün başlatılması gerektiğini birden çok kez belirtmişti. AİHM, bugün açıklanan kararında, “Türkiye’nin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) 46(1) maddesinden doğan 10 Aralık 2019 tarihli Kavala/Türkiye kararını uygulama yükümlülüğünü yerine getirmediği” sonucuna varırken şunu vurguladı: “Mahkeme’nin Kavala kararında 5. Madde ile bağlantılı olarak 18. Madde altında bulduğu ihlal, (başvurucuyan karşı yöneltilen) Gezi Parkı olayları ve darbe girişimine ilişkin suçlamalardan kaynaklanan her türlü tedbiri anlamsız kılmıştır. Bununla beraber, Mahkeme’nin Kavala kararı sonrasında yerel mahkemeler önünde Kavala hakkında önce beraatle daha sonra da mahkumiyetle sonuçlanan kovuşturmanın Mahkeme’nin Kavala kararında tespit edilen problemleri düzeltmeye imkan vermediği açıktır” (para. 172). Türkiye İnsan Hakları Davaları Projesi’nden Helen Duffy kararla ilgili olarak şunları söyledi: “AİHM tarihinde ikinci kez (ilki Mammadov/Azerbaycan kararı ) ihlal prosedürü yürütüp bir üye ülkenin AİHM kararının gereklerini yerine getirmediğine karar verdi. Bu, Türkiye’deki, Sözleşme sisteminin hiçe sayılması ve ceza hukukunun politik amaçlar için bir araç olarak kullanılmasıyla gittikçe derinleşen hukuk devleti krizinin [Mahkemece] kabulü anlamına gelmektedir.” 10 Aralık 2019 tarihli kararında, AİHM, Kavala’nın Kasım 2017’den itibaren insan hakları faaliyetleri sebebiyle tutuklu yargılandığı tespitinde bulunmuş; aynı zamanda, Türk yetkililerin bir insan hakları savunucusu olan Kavala’yı susturmak amacını güttüğü sonucuna varmıştı. Sonuç olarak, Mahkeme, tutukluluğun politik amaçlarla kullanımı sebebiyle Türkiye’nin Kavala’nın özgürlük ve güvenlik hakkını (5. Madde) ve Sözleşme hükümleri ile hak ve özgürlüklere getirilmesine izin verilen kısıtlamaların öngörüldükleri amaç dışında uygulanmaması yasağını (18. Madde) ihlal ettiğine karar vermişti. Mahkeme Aralık 2019 tarihli kararında kararın uygulanması için ilk adım olarak Kavala’nın en kısa sürede serbest bırakılmasını talep ettiyse de, yetkili Türk makamları Mahkeme’nin bu bağlayıcı kararını yok saydı. Buna karşılık Bakanlar Komitesi kararın uygulanmasını sağlamak için birçok kez Kavala’nın salıverilmesi ve haklarının tamamının iadesi çağrısında bulundu. STK’ların Bakanlar Komitesi önündeki ihlal prosedürünün başlatılması talepli sunumlarında açıkça vurguladığı ve Kavala’nın avukatlarının Mahkeme’ye sundukları görüşlerde (paras. 118-124) belirttiği üzere, Türk mahkemeleri ve savcıları, AİHM ve Avrupa Konseyi’nin yetkisini dolanmak amacıyla birtakım taktikler uygulamaya giriştiler. Bu taktikler, göstermelik serbest bırakma kararları, aynı olaylara ilişkin farklı cezai kovuşturmalar açılması, Kavala hakkında düzmece suçlamalar içeren ceza dosyalarının ayrılıp bileştirilmesi gibi uygulamaları kapsamaktaydı. Büyük Daire de bugünkü kararında bu uygulamaları işaret etmiş ve “Türkiye’nin aldığı tedbirlerin, taraf devletin ‘iyi niyet’ ile hareket ettiği sonucuna ulaşılmasını olanaklı kılmadığı, Kavala kararının ruhu ve bulguları ile uyumlu olmadığı ya da Mahkeme’nin ihlal edildiğine karar verdiği Sözleşme tarafından garanti altına alınan hakların pratik ve etkili bir şekilde korunmasını mümkün kılmadığı”nı belirtmiştir (para. 173). Temelsiz suçlamalara dayalı olarak dört buçuk yıl tutuklu yargılanan Osman Kavala, en son olarak 25 Nisan 2022 tarihinde, hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs suçundan İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi tarafından ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkum edilmiştir. Kavala hakkındaki suçlamalar kendisinin 2013’te İstanbul Gezi Parkı’nda başlayan toplu protestolara liderlik ettiği iddiasına dayanmaktadır. İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün kıdemli hukukçusu Aisling Reidy kararla ilgili olarak şunları söyledi: “Büyük Daire’nin Kavala kararı, Türkiye’nin, uluslararası insan haklarına ilişkin yükümlülüklerini sistematik bir şekilde yerine getirmediğinin bir başka göstergesi niteliğindedir. Ayrıca AİHM kararlarının yerine getirilmesi Avrupa insan hakları sisteminin etkinliği için kritik önemdedir.” Reidy ayrıca, AİHM’in Türkiye’nin 10 Aralık 2019 tarihli Kavala kararını yerine getirmediğinin tespiti ile birlikte Bakanlar Komitesi’nin, kararın uygulanması ve Kavala’nın serbest bırakılması için başvurulabilecek tüm tedbirleri en kısa sürede alması gerektiğini belirtti. Bakanlar Komitesi bu doğrultuda, kararların icrasının denetimi sürecinde, Türkiye’nin Mahkeme kararını uygulaması için gerekli tüm bireysel ve genel tedbirleri almasını sağlamak adına somut tedbirler alarak yetkisini kullanmalıdır. Büyük Daire’nin ihlal kararı Türkiye’nin uluslararası yükümlülüklerinden, aynı olaylara ilişkin çok sayıda kovuşturma açmak, Sözleşme’yi ihlal eden suçlamalarla hapis cezaları vermek gibi hukuki taktiklerle kaçamayacağını göstermiştir. STK’lar, AİHM kararlarını yok saymak yerine onlara uyulması, Osman Kavala’nın hemen serbest bırakılması ve hakkındaki suçlamaların düşürülmesi çağrısını bir kez daha yinelemektedir. Açıklamaya ve sürece dair daha fazla bilgi için (Türkçe veya İngilizce): info@turkeylitigationsupport.com
BM Özel Prosedürlerine Acil Eylem Mektubu: Kadın hakları konusundaki çalışmaları gerekçe gösterilerek tutuklanan 11 kadın hak savunucusu serbest bırakılmalı
16 Mayıs, 2022
16 Mart 2022'de Diyarbakır Polisi, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nde barışçıl gösterilere katılmaları da dahil olmak üzere kadın hakları çalışmaları gerekçesiyle 24 kadın insan hakları savunucusunu evlerine baskın düzenleyerek gözaltına aldı. 13 kadın tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılırken, Jale Okkan, Emine Kaya, Sakine Karadeniz, Fatma Kavmaz, Remziye Sızıcı, Gülşen Özer, Esma Efetürk, Feyme Filiz Buluttekin, Bahar Karakaş Uluğ, Songül Kapancı ve Fatma Yıldızhan tutuklu yargılanmak üzere cazaevinde tutuluyor. Gözaltına alınan ve tutuklanan kadınlar ifadelerinde gözaltında kaldıkları ve cezaevinde geçirdikleri süreç içerisinde, erkek gardiyanların huzurunda zorla çıplak arama da dahil olmak üzere, insanlık dışı ve aşağılayıcı muameleye ilişkin ciddi iddialar dile getirdiler. Türkiye’nin bu iddialar üzerine soruşturma açma sorumluluğu bulunmakta. BM Özel Prosedürlerine yazılan mektup Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi (TLSP), Eşit Haklar için İzleme Derneği (ESHİD), Sivil Haklar Savunucuları (Civil Rights Defenders), Toplum ve Hukuk Araştırmaları Vakfı (TOHAV), İnsan Hakları Gündemi Derneği (İHGD), Yaşam Bellek Özgürlük Derneği, London Legal Group, Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği (MLSA), Türkiye Araştırmaları Enstitüsü (RIT) ve Hakikat Adalet Hafıza Merkezi imzası ile gönderildi. Mektup, Türkiye'de son zamanlarda meydana gelen hukukun üstünlüğü ve demokrasinin gerilemesinin yanı sıra kadın haklarına yönelik korumanın daralması ve özellikle Kürt kadın insan hakları savunucularının hedef alınması hakkında genel bilgiler içeriyor Önceki mektuplara ek olarak bu mektup da kadın insan hakları savunucularının gözaltına alınması ve tutuklanması bağlamında meydana gelen insan hakları ihlallerini ana hatlarıyla belirtmekte ve yine Türkiye'nin bu konudaki uluslararası hukuk yükümlülüklerini vurgulamakta. Ortak acil müdahale mektubunun imzacisi olan STK’lar, BM Özel Prosedürlerinden bu konuyla ilgilenilmesini ve Türkiye hükümeti nezdinde aşağıdaki konularda gerekli adımların atılması için gecikmeksizin girişimde bulunmasını talep ediyor: 1. Kadın hakları aktivisti Jale Okkan, Emine Kaya, Sakine Karadeniz, Fatma Kavmaz, Remziye Sızıcı, Gülşen Özer, Esma Efetürk, Feyme Filiz Buluttekin, Bahar Karakaş Uluğ, Songül Kapancı ve Fatma Yılzdızhan'ın keyfi ve hukuksuz tutukluluklarına ve tutukluluklarına son verilmesi, 2. Diyarbakır Hapishanesi'ndeki suistimal ve insanlık dışı ve/veya aşağılayıcı muamele iddialarının etkin bir şekilde soruşturulmasını ve gerekirse ilgili makamların kovuşturulması ve cezalandırılması, 3. Mektuba konu müdahalelere maruz kalan kadın hak savunucularına ve diğerlerine yönelik yargı tacizinin durdurulması ve kadın haklarını savunarak sivil toplum içinde ifade, toplanma ve örgütlenme özgürlüklerine dönük engellemelere son verilmesi, 4. Terörle mücadele mevzuatının uluslararası insan hakları standartlarına uygun hale getirilerek, eleştirel görüşlerin ifade edilmesi ve toplanma hakkının kullanımının ceza soruşturması konusu yapılmasına son verilmesi, 5. İstanbul Sözleşmesi'nden çekilme kararının geri alınması.
Türkiye ve dünyadan 43 baro, hukuk ve insan hakları örgütünden Birleşmiş Milletler Özel Prosedürlerine Kürt politikacı ve insan hakları hukukçusu Aysel Tuğluk’un sağlık durumuna dikkat çeken mektup
21 Ocak, 2022
Türkiye, gerek iç hukuktan gerekse de uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklerine aykırı bir şekilde çok ciddi hastalığına rağmen hapishanede tutmaya devam ettiği Aysel Tuğluk’u ve benzer durumdaki diğer tutuklu ve hükümlüleri derhal serbest bırakmalı. Türkiye ve dünyadan 43 baro, hukuk ve insan hakları örgütü bir araya gelerek Birleşmiş Milletler (BM) Özel Prosedürlerine, Kocaeli Kandıra F Tipi Cezaevi’nde tutulan mahpus Aysel Tuğluk’un cezaevinde tutulmasının sağlık ve yaşamını ciddi şekilde tehdit ettiğine dair acil müdahale istemli bir mektup gönderdi (İngilizce mektuba buradan ulaşabilirsiniz). 20 Ocak 2022 tarihli mektup, BM İşkence ve Kötü Muameleye Karşı Özel Raportörü, Hakimlerin ve Avukatların Bağımsızlığı Özel Raportörü, İnsan Hakları Savunucularının Durumu Özel Raportörü, Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu, Fiziksel ve Zihinsel Sağlık Konusunda Özel Raportör ve Azınlık Hakları Özel Raportörü’ne gönderildi. Mektup, bir yandan Türkiye’deki hapishanelerde bulunan tutuklu ve hükümlülerin sistemli olarak maruz bırakıldığı ciddi insan hakları ihlallerine ve tutulma koşullarına ilişkin genel ve güncel bilgiler verirken, bir yandan da ciddi hastalığına rağmen hapiste tutulmaya devam edilen Kürt politikacı ve insan hakları hukukçusu Aysel Tuğluk’un durumunun detaylı bir analizine yer verdi. Bu bağlamda, mektupta özellikle şu hususlar vurgulandı: Tıbbi raporlar, Aysel Tuğluk’un ziyaretçi ve avukatlarının ifadeleri ve duruma ilişkin kamunun erişimine açık bilgiler göstermektedir ki Aysel Tuğluk’un sağlık durumu, kendisine demans tanısı konulduğundan beri hızla kötüleşmektedir. buna göre mahpusun sağlık durumu Kocaeli Kandıra F Tipi Cezaevinde mevcut koşullarda uzun süre hayatta kalamayacağına işaret etmektedir. Aysel Tuğluk’un bu ciddi sağlık sorunlarına rağmen mevcut hapishane koşullarında ve COVID-19 salgını sırasında hapishanede tutulmaya devam edilmesi yetkili makamların iç hukuka ve uluslararası standartlara uygun davranmadığını göstermektedir. Bu saptamalar ışığında, imzacı kurumlar BM Özel Prosedürlerinden mektupta dikkat çekilen sorunlara ve Aysel Tuğluk’a karşı sürdürülen hak ihlallerine acil müdahalede bulunmalarını talep etti ve onları Türk makamlarına aşağıdaki konularda çağrı yapmaya davet etti: i. Türkiye’nin iç hukuk ve uluslararası hukuktan kaynaklanan yükümlülüklerine aykırı bir şekilde çok ciddi hastalığına rağmen hapishanede tutulmaya devam eden Aysel Tuğluk’un ve benzer durumdaki diğer tutuklu ve hükümlülerin derhal salıverilmesi; ii. hapishanelerdeki tutuklu ve hükümlülerin sağlığa erişim haklarıyla ilgili endişelerin dile getirilmesi ve ağır hasta olanların salıverilme taleplerinin reddedilmesinin ardında yatan nedenlerin araştırılması; iii. bütün hapishanelerde doktorlar da dahil olmak üzere yeterli sayıda tıbbi görevli bulunması ve bunların işlerini müdahalelere maruz kalmadan özgürce yürütebilmesinin sağlanması; iv. bütün hasta tutuklu ve hükümlülerin tıbbi muayenesinin gerçekleştirilmesinde tarafsız ve adil prosedürler öngören ve ağır hastalığı olanların insani sebeplerle salıverilmesini garanti altına alan yasaların geçirilip uygulamaya konulması için Türk yetkililerinin teşvik edilmesi; v. Hesap verebilirlik ve şeffaflık prensipleri ışığında Türk Hükümeti’nin hapishanelere ziyaret ve denetim için bu konuda uzman insan hakları örgütlerine ve hükümet dışı örgütlere izin vermesinin sağlanması. Mektubu imzalayan kurumlar şunlar: Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi; AĞ-DA Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Dayanışma Ağı; Türkiye; Asociación Libre de Abogadas y Abogados, (ALA), Madrid, İspanya; Özgürlük için Hukukçular Derneği,, Türkiye; Batman Barosu; Bingöl Barosu, Türkiye; Conseil national des barreaux (CNB), Fransa; Dersim -Tunceli- Barosu, Türkiye; Diyarbakır Barosu, Türkiye; Eşit Haklar İçin İzleme Derneği, Türkiye; European Association of Lawyers for Democracy and World Human Rights (ELDH); European Democratic Lawyers (AED); Hak İnisiyatifi Derneği, Türkiye; Hakkari Barosu, Türkiye; Human Rights Committee of the German Bar Association (Deutscher Anwaltverein, DAV), Almanya; Indian Association of Lawyers, Hindistan; Düşünce Suçu(!?)na Karşı Girişim, Türkiye; İnsan Hakları Gündemi Derneği, Türkiye; International Association of Democratic Lawyers (IADL); International Bar Association's Human Rights Institute (IBAHRI); International Commission of Jurists (ICJ); International Observatory for Lawyers at Risk (OIAD); Lawyers’ Rights Watch Canada (LRWC), Canada; London Legal Group, the United Kingdom; Mardin Barosu, Türkiye; Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği (MLSA), Türkiye; Muş Barosu, Türkiye; National Union of Peoples' Lawyers (NUPL), Filipinler; P24, Türkiye; Çağdaş Hukukçular Derneği, Türkiye; Republikanischer Anwältinnen - und Anwälteverein e.V. (RAV), Almany; Rosa Kadın Derneği, Türkiye; Şanlıurfa Barosu, Türkiye; Siirt Barosu, Türkiye; Şırnak Barosu, Türkiye; Syndicat des Avocats pour la Démocratie: le SAD, Belçika; The Center for Research and Elaboration on Democracy/ Group of International Legal Intervention (CRED/GIGI); The Italian Association Giuristi Democratici, İtalya; The National Association of Democratic Lawyers, (NADEL), Güney Afrika; Toplum ve Hukuk Araştırmaları Vakfı, Türkiye; Turkish-German Forum of Culture, Germany; Van Barosu, Türkiye.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Önündeki Barış için Akademisyenler Başvurularına İki Üçüncü Taraf Görüşü Sunuldu
21 Aralık, 2021
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından Haziran 2021’de Türk hükümetine bildirilen bir grup Barış için Akademisyenler başvurusuna (Kamuran AKIN / Türkiye ve diğer 42 başvuru, Başvuru no. 72796/16, 72798/16, 72799/16 vd.) ilişkin olarak Mahkemeye 10 Aralık 2021 ve 20 Aralık 20221 tarihlerinde iki üçüncü taraf görüşü sunuldu. 20 Aralık 2021 tarihinde sunulan akademik özgürlükler konulu görüş, uluslararası insan hakları hukuku alanında uzman bir grup akademisyen adına (Akademisyenler Koalisyonu) Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi (TLSP) eş-yöneticileri Prof. Helen Duffy ve Prof. Philip Leach imzası ile Mahkeme’ye sunuldu. Görüşte akademik özgürlüğün niteliğine, insan hakları ve demokrasi bakımından önemine ve uluslararası insan hakları hukukunun bu özgürlüğe sağladığı hukuki korumalara dair değerlendirmelere yer verildi. Aynı başvuru grubuna bir başka görüş de Mahkeme’ye 10 Aralık 2021 tarihinde TLSP tarafından sunuldu. Görüşte Mahkeme’nin taraflara sorduğu sorularda dile getirdiği önemli hukuki sorunlardan olan Türkiye’de hala geçerliliğini sürdüren olağanüstü hal tedbirleri bağlamında iç hukuk yollarının mevcudiyetine ve etkililiğine ilişkin değerlendirmelere yer verildi. Kamuran AKIN / Türkiye ve diğer 42 başvuru Türkiye’nin farklı üniversitelerinde çalışan bir grup akademisyen tarafından 11 Ocak 2016 tarihinde “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlığıyla açıklanan ve Türk hükümetinin ülkenin doğu ve güneydoğusunda devam eden çatışma ile buna bağlı ciddi hak ihlalleleri konusundaki rolünü eleştiren bildiri sonrası akademisyenlerin maruz kaldığı hak ihlallerini konu edinmekte. "Barış için Akademisyenler Bildirisi" yayınlandıktan bir gün sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan dilekçede imzası bulunanları "sözde aydın" ve "sözde akademisyen" olarak nitelendirerek vatana ihanetle suçlamış, ardından imzacılar kamuoyunda "terörist" olarak nitelendirilmiş ve ülke çapında disiplin soruşturmalarına, idari ve adli soruşturmalara maruz kalmışlardı. Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından, AİHM’e başvuran akademisyenlerin de aralarında olduğu yüzlerce akademisyen bir dizi KHK ile üniversitedeki görevlerinden ihraç edilmişlerdi. Akademisyenler Koalisyonu tarafından 20 Aralık 2021’de AİHM’e sunulan görüş özetle şu değerlendirmelere yer vermekte: Öncelikle ‘akademik özgürlük’ doğası gereği devletten bireysel ve kurumsal olarak özerk olmayı gerektirir ve sağlıklı bir demokratik söylemin oluşmasına -hükümeti eleştirmek dahil- katkıda bulunma rolü gibi kamusal ve toplumsal bir role sahiptir. Akademik özgürlüğün bu iki unsuru bağlamında, Türk devletinin iddialarının aksine, akademisyenlerin devlete yönelik ‘sadakat’ yükümlülüğü bulunmamaktadır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ile genel uluslararası insan hakları hukukunda akademik özgürlük önemli bir yere sahiptir; bu özgürlük başvurulara konu süreçten doğrudan etkilenen akademisyenler ve diğer herkesin hakları ve AİHS ile demokratik sistemlerin üzerine bina edildiği temel değerler için önemli bir anlam taşımaktadır. Akademisyenler Koalisyonunun görüşü ile AİHS içtihadına yeterince konu edilmemiş olan alanlardan biri olan ancak Sözleşme’nin yorumlanması ve uygulanması açısından önemli sonuçları bulunan akademik özgürlük konusu kapsamlı bir şekilde Mahkeme’nin dikkatine sunulmaktadır. Zira görüşe göre bu husus akademik özgürlük konusunda ‘elverişli bir ortam’ yaratılmasına ilişkin devletlerin sahip olduğu ‘pozitif yükümlülüklerin’ çerçevesini belirlemekte, devletlerin haklara getirebilecekleri kısıtlamalar konusunda dahi çok dikkatli davranmasını gerektirmektedir. Akademik çalışmaları sınırlandırmaya yönelen her türlü müdahalenin a) açık ve öngörülebilir bir yasada kendisine yer bulup bulmadığına, b) gerekli ve orantılı olup olmadığına ve c) Türkiye içerisinde etkili çözüm ve denetim mekanizmalarına tabi olup olmadığına bakılmalıdır. Yine AİHM tarafından başvurulara konu müdahalelerin Temmuz 2016 tarihinde gerçekleşen darbe girişiminin ardından ilan edilen “olağanüstü hal” gerekçe gösterilerek gerekçelendirilmesinin mümkün olup olmadığı irdelenmelidir. Akademisyenler Koalisyonun görüşüne göre Mahkeme, bu süreçte akademisyenlerin haklarına yapılan müdahalelerin Sözleşme’nin 18. maddesi ile yasaklanan “Sözleşme'ye uygun olmayan bir amaç” taşıyıp taşımadığını, akademisyenlerin Türk hükümetine muhalefet ettikleri için hedef alınan bir dizi toplumsal aktörden biri ve en sonuncusu olup olmadığını değerlendirmelidir. Sonuç olarak görüş ile Mahkeme akademik özerkliği ve özellikle kamuoyunu ilgilendiren konularda ifade özgürlüğünü korumak için AİHS’yi ve uluslararası standartları kararlı bir şekilde uygulamaya davet edilmektedir. Türkiye'de ve dünya genelinde akademik özgürlüğe yönelik saldırılarda yaşanan endişe verici artış ile bu saldırıların demokratik alanın daha da daraltılması bakımından doğurduğu korkutucu sonuçlar dikkate alındığında, başvurular ile ortaya konan sorunlar güncel ve acildir. 10 Aralık 2021 tarihinde Mahkeme’ye TLSP tarafından sunulan görüş ise olağanüstü hal önlemlerinin Türkiye’de kamu sektörü çalışanlarını işten çıkarmak için kullanıldığı koşullarda iç hukuk yollarının mevcudiyeti ve etkililiği sorununu ele almaktadır. Görüş bunu yaparken, öncelikle başvuru konusu olayda etkili bir iç hukuk yoluna başvurma imkanı olup olmadığına ve Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu’nun (Komisyon) Sözleşme bağlamında taşıması gereken garantileri ne ölçüde sağladığı sorununa odaklanmaktadır. Komisyona dair değerlendirmenin devamında ise, Komisyon kararları sonrası öngörülen idare mahkemelerinde dava açma ya da Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunma yollarının etkili olup olmadığı konusunda TLPS’nin analizlerine yer verilmektedir. Görüşe göre, Komisyonun ve yerel mahkemelerin bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin ciddi ve haklı soru işaretleri bulunmaktadır; ulusal makamlar işlerinden ihraç edilen kamu sektörü çalışanlarının şikayetlerini zamanında incelememektedir; Komisyonun ve idare mahkemelerinin önceleme süreçlerinde önemli eksiklikler bulunmaktadır; ve iç hukukta ilgili makamların aldığı kararların yol açtığı hak ihlallerini tespit, müdahalelere son verme ve zararların etkili bir şekilde giderimini sağlama kapasitesi ciddi şekilde sınırlıdır. Daha fazla bilgi için: Akademisyenler Koalisyonunun üçüncü taraf görüşü konusunda, Prof. Helen Duffy (helen@rightsinpractice.org) ve TLSP’nin sunduğu görüş ve Türkiye arka planına ilişkin Türkiye Dava Destek Projesi'nden Ayşe Bingöl Demir (info@turkeylitigationsupport.com). (3. taraf görüşlerini ve görüşlerin AİHM’e sunulmasına dair açıklamayı İngilizce asıllarından çeviren: Eren Buğlalılar)
Hak örgütlerinden BM Özel Raportörlerine Boğaziçi Üniversitesi olaylarına ve LGBTİ+ haklarına yönelik artan tehditlere dikkat çeken acil müdahale istemli mektup
17 Mart, 2021
İnsan Hakları Savunucuları Dayanışma Ağı bileşenlerinden Civil Rights Defenders, Eşit Haklar İçin İzleme Derneği, Kaos GL, Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği, Özgürlük İçin Hukukçular Derneği, P24 Bağımsız Gazetecilik Derneği, Research Institute on Turkey, Sivil Alan Araştırmaları Derneği, Sosyal Politika Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği, Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi (Turkey Human Rights Litigation Support Project) ve Yurttaşlık Derneği ile London Legal Group, Birleşmiş Milletler özel rapörterlerine mektup yazarak akademik özgürlüklere ve üniversite özerkliğine yönelik devam eden tehditlere, Boğaziçi Üniversitesine teamüllere aykırı yapılan rektör atamasına, atama sonrası yaşanan hak ihlallerine ve hükümet yetkililerince ve hükümet destekçisi medya tarafından LGBTİ+ bireylere yönelik gittikçe artan ayrımcılık ve nefret söylemine dikkat çekti ve bu konularda girişim çağrısında bulundu. Bilindiği üzere, Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri ve akademisyenlerinin, üniversitenin geleneklerine aykırı, özerkliği ve akademik özgürlüğü yok sayan bir uygulamayla gerçekleştirilen rektör atamasına yönelik itirazları baskı, gözaltı, karalama, iftira, hukuka aykırı tutuklama, ev hapsi gibi yöntemlerle susturulmaya çalışılıyor. Halihazırda, Türkiye’nin farklı şehirlerinde üniversitelerinin özerkliğini isteyen ve Anayasal haklarını kullanarak protesto gösterilerine katıldıkları gerekçesi ile 600’den fazla öğrenci gözaltına alındı, 8’i tutuklandı ve 28’inin ise ev hapsine karar verildi. Bunun yanı sıra Anayasal haklarını kullanarak hükümetin rektör atama biçimine itirazlarını sürdüren öğrencilere karşı üst düzey hükümet yetkilileri, destekçileri ve hükümet yanlısı medya tarafından ağır bir baskı ve karalama kampanyası yürütülmekte. Mektup ile öğrencilerin barışçıl toplantı ve gösterilerine yapılan hukuksuz müdahalelerin, öğrencilere karşı uygulanan polis şiddetinin, maruz bırakıldıkları haksız gözaltı, tutuklama ve adli tedbirlerin, öğrencilere dönük ‘terörist’ olmakla itham edilmek dahil olmak üzere kullanılan nefret dilinin, dini değerler üzerinden toplumu birbirine karşı kışkırtmanın, bu eylemlerin önemli bir bileşeni olan LGBTİ+’lara yönelik artan nefret söylemlerinin ve LGBTİ+’ları ‘terör grubu’ ilan etmenin kabul edilemez olduğu dile getirildi. Öğrencilere, akademisyenlere ve onlara destek verenlere yönelik bu baskıların, ulusal ve Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerce garanti altına alınan barışçıl toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı, ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı ve ayrımcılık yasağı gibi temel hak ve özgürlüklerin çiğnenmesi olduğunun altı çizildi. Özel raportörlerden hukuka aykırı bu baskılara derhal son verilmesi için Türkiye hükümeti nezdinde girişimde bulunmaları; özellikle siyasetçileri ve devlet yetkililerini, meşru hak arama mücadelelerini kriminalize eden, gençleri ve akademisyenleri düşmanlaştıran açıklamalar yapmamaya, hukuka ve insan hakları değerlerine uygun davranmaya, öğrencilerin ve akademisyenlerin haklı itirazları doğrultusunda üniversitelerin özerkliğine aykırı uygulamaların sonlandırılmasına yönelik adım atmaya, tüm tutuklu ve ev hapsinde olan öğrencileri serbest bırakmaya ve öğrenciler haklarındaki ceza soruşturmalarını düşürmeye davet etmeleri istendi.
Uluslararası hak örgütlerinden BM Özel Raportörlerine Tahir Elçi davasında etkili soruşturma yürütülmemesine dikkat çeken acil müdahale istemli mektup
02 Mart, 2021
Türkiye, Tahir Elçi’nin ailesinin, yargılamanın bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından yapılması dahil olmak üzere yargılama sürecine dair haklarının korunması ve Tahir Elçi’nin öldürülmesi olayına dair hızlı, etkili, tarafsız ve bağımsız bir soruşturma yürütülmesi konusunda uluslararası hukuk yükümlülüklerini yerine getirmelidir. Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi, 47 diğer hukuk ve insan hakları kurumu ile birlikte BM Özel Raportörlerine bugün Tahir Elçi’nin 28 Kasım 2015’de öldürülmesi sonrası Türkiye tarafından etkili bir soruşturma ve yargı süreci işletilmesi yükümlülüklerinin devam eden ihlaline işaret eden bir mektup gönderdi. Mektup BM Hakimlerin ve Avukatların Bağımsızlığı Özel Raportörü, İnsan Hakları Savunucularının Durumu Özel Raportörü, Yargısız ve Keyfi İnfazlar Özel Raportörü, İfade Özgürlüğünün Korunması ve Geliştirilmesi Özel Raportörü, Terörle Mücadele Edilirken İnsan Haklarının Korunması Özel Raportörü ve Azınlık Hakları Özel Raportörlerine gönderildi. 3 Mart 2021 tarihinde Diyarbakır 10. Ağır Ceza Mahkemesinde görülecek 2. duruşma öncesinde, Tahir Elçi'nin öldürülmesi olayına ilişkin soruşturma ve dava sürecindeki eksikliklerin ve kusurların detaylı bir değerlendirmesine yer veren, Türkiye’nin bu soruşturma ve dava sürecinde uyması gereken uluslararası insan hakları hukuku yükümlülüklerinin altını çizen mektup ile imzacı örgütler, Özel Raportörlerden bu dava konusunda Türkiye makamları nezdinde aşağıdaki adımların atılması için çalışmalar yürütmelerini talep etti: Diyarbakır 10. Ağır Ceza Mahkemesi önündeki dava, Tahir Elçi'nin öldürülmesine ilişkin gerçekleri ve doğruları tespit etme yeteneğine sahip bağımsız, tarafsız ve yetkili bir mahkeme tarafından görülmelidir; Gelecekteki tüm duruşmalar, mağdurların haklarının güvence altına alındığı adil yargılanma hakkına ilişkin uluslararası standartlara uygun olmalıdır; Mahkemenin Elçi ailesine ve avukatlarına yönelik hasmane tavrı ve mahkemenin hem iç hem de uluslararası hukukun usul ve ilkelerine uymayı ısrarla reddetmesi, gelecekteki duruşmalarda tekrarlanmamalıdır; Elçi ailesinin avukatlarına, usule ve delillere ilişkin olarak dinlenmeleri ve başvurularını yapmaları için gerekli fırsatlar tanınmalıdır; Taleplerin reddedildiği durumlarda, reddedilme nedenleri AİHM içtihadına uygun olarak gerekçelendirilmelidir; Adil bir adli prosedürü takiben, Sayın Elçi’nin öldürülmesinden sorumlu olan failler hesap vermeli ve sorumlular işlenen suçun ağırlığına uygun cezalara çarptırılmalıdır; ve Sayın Elçi’nin ailesine, Türkiye’nin uluslararası yükümlülükleri ve Minnesota Protokolü uyarınca, kendilerinin ve kaybettikleri yakınlarının maruz kaldığı ihlaller için uygun giderim yolları sağlanmalıdır. Daha önce de Tahir Elçi’nin öldürülmesinin 5. yıl dönümü olan 28 Kasım 2020’de çoğunlukla aynı kurumların imzasını taşıyan bir açıklama yayınlanmış, aynı talepler dile getirilmişti (açıklamanın Türkçesine buradan ulaşabilirsiniz). BM özel raportörleri mektubu şu kurumların imzasını taşıyor: Turkey Human Rights Litigation Support Project, Amsterdam Bar Association, Article 19, Bar Human Rights Committee of England and Wales (BHRC), Cartoonists Rights Network International, Confederation of Lawyers of Asia and the Pacific (COLAP), Council of Bars and Law Societies in Europe (CCBE), Danish PEN, Denmark Defence Without Borders - Solidarity Lawyers (DSF-AS), Dutch League for Human Rights, European Association of Lawyers for Democracy and World Human Rights (ELDH), Fair Trial Watch, French National Bar Council (CNB), Gelderland Bar Association, Geneva Bar Association, Giuristi Democratici, Human Rights Commission of the European Bars Federation (FBE), Human Rights in Practice, International Association of Democratic Lawyers (IADL), Italian National Bar Council (CNF) , Lawyers for Lawyers, Lawyers' Rights Watch Canada, Lawyers without Borders, Limburg Bar Association, Lyon Bar Association, Midden-Nederland Bar Association, National Union of Peoples' Lawyers (NUPL) , Netherlands Helsinki Committee, Noord-Holland Bar Association, Noord-Nederland Bar Association, Oost-Brabant Bar Association, Overijssel Bar Association, Research Institute on Turkey, Rotterdam Bar Association, Rovereto Bar Association, Swiss Democratic Lawyers, The European Association of Lawyers (AEA-EAL) , The Foundation day of the Endangered Lawyer , The Hague Bar Association, The Institute for the Rule of Law of the International Association of Lawyers (UIA-IROL), The International Association of People's Lawyers (IAPL) , The International Observatory for Lawyers in Danger (OIAD), The International Observatory of Human Rights (IOHR), The joint Presidents of the Local Bar Associations of the Netherlands, The Law Society of England and Wales, The National Lawyers Guild (U.S.) International Committee ve Zeeland-West-Brabant Bar Association.
Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi, İnsan Hakları İzleme Örgütü ve Uluslararası Hukukçular Komisyonu'ndan ortak açıklama: Osman Kavala'nın haklarının ihlali ağırlaşıyor
01 Mart, 2021
(İstanbul: 1 Mart 2021) -- İnsan Hakları İzleme Örgütü, Uluslararası Hukukçular Komisyonu ve Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi, Türkiye hükümeti tarafından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin insan hakları savunucusu Osman Kavala'nın serbest bırakılması kararına uyulmamasının, Avrupa Konseyi tarafından Türkiye'ye yönelik işlem yapılmasını gerektirdiğini belirtti. Üç sivil toplum kuruluşu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmasını denetlemekten sorumlu Avrupa Konseyi hükümetler arası organı olan Bakanlar Komitesi'ne tavsiyeler içeren bir bildirimde bulundu. Bakanlar Komitesi, 9-11 Mart 2021 tarihli oturumunda Türkiye'nin AİHM'in Kavala başvurusuna ilişkin kararını uygulamamasını dördüncü kez gözden geçirecek. Kavala, Kasım 2017'den bu yana tutuklu. İnsan Hakları İzleme Örgütü Kıdemli Hukuk Danışmanı Aisling Reidy, “Türkiye'nin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Osman Kavala'nın serbest bırakılması kararını açıkça göz ardı etmesi, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi'ni Türkiye'ye karşı ihlal prosedürünü başlatmaya yöneltmelidir" dedi. Reidy, "Bakanlar Komitesi’nin Mart ayında yapacağı oturumda, Türkiye hükümetinde şüpheye yer bırakmayacak şekilde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının Türkiye için bağlayıcı olduğunu ve Osman Kavala başvurusunda kararın yerine getirilmemesinin istisnai önlemler gerektiren ciddi bir ihlal teşkil ettiğini ortaya koyması çok önemlidir.” dedi. Bakanlar Komitesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını yerine getirmeyi reddeden bir Avrupa Konseyi üyesi devlete karşı ihlal prosedürünü başlatmayı tercih edebilir. İhlal prosedürü ilk olarak 2017'de, haksız yere hapsedilen muhalif politikacı Ilgar Mammadov'un koşulsuz olarak serbest bırakılmasının Azerbaycan hükümeti tarafından sürekli olarak reddedilmesi üzerine uygulanmıştı. Bu prosedür, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) 46/4. maddesinde düzenlenmekte olup,başlatılması Bakanlar Komitesi’nin üçte ikisinin oyunu gerektirmekte. Prosedür başlatıldıktan sonra, dava hukuken bağlayıcı olan karara uyma yükümlülüğü hakkında görüş sunması için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne geri gönderilir. Mahkeme, Türkiye'nin kararı yerine getirilmediğini doğrularsa, Bakanlar Komitesi Türkiye'nin nihayetinde oy haklarını veya Avrupa Konseyi üyeliğini askıya almaya varan ek önlemler alabilir. Bakanlar Komitesi, halihazırda Türkiye'nin kararı uygulayıp uygulamadığını birden fazla kez değerlendirerek bu konuda iki karar verdi. Komite bu kararlarında ve Aralık 2020'de verdiği ara kararda Türkiye'yi AİHM'nin Kavala'nın koşulsuz olarak serbest bırakılması kararına uymaya çağırdı. Ancak Aralık'ta verilen ara karardan bu yana Türkiye'deki yerel mahkemeler Kavala'nın tutukluluğunu dört kez daha uzattı. İstinaf mahkemesi, Gezi Parkı protestoları davasında Kavala hakkında verilen beraat kararını bozdu. Türkiye'nin Anayasa Mahkemesi de Kavala'nın özgürlük hakkının ihlal edilmediğine karar vererek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararını dikkate almamış oldu. Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi'nden Helen Duffy, "Kavala davası, Türkiye'de sivil topluma ve hukukun üstünlüğüne yönelik krizin bir simgesidir" dedi. Duffy, “İhlal prosedürünün istisnai olduğunu kabul ediyoruz, ancak bu prosedürün işletilmesini haklı kılacak bir dava varsa, Kavala davası odur. Türkiye hükümeti ve mahkemeleri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Kavala'nın serbest bırakılması kararını ve kararın yerine getirilmesi konusunda Bakanlar Komitesi’nin tekrar eden çağrılarını görmezden gelerek bu krizi ve Osman Kavala'nın haklarının ihlalini sürdürmek ve derinleştirmek için birlikte hareket etmiştir. Türkiye aleyhine işetilecek bir ihlal prosedürü, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin bağlayıcı kararlarına uymama utancına işaret eden en güçlü yasal mekanizmayı sunmaktadır.” dedi. Sivil toplum kuruluşları bildirimlerinde, Osman Kavala'ya karşı açılan ceza davaları süresince ilgili hâkim ve savcıların, 2013 İstanbul Gezi Parkı protestolarını düzenlediği ve finanse ettiği, 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişimine müdahil olduğu iddialarına dayanarak Kavala'nın tutukluluğunu hukuka aykırı bir şekilde uzatmak için ceza muhakemesi kurallarını kötüye kullandıklarını ifade etti. Bu çabanın önemli bir yönü, farklı mahkemelerin Kavala'nın üç yıl dört ay boyunca tutukluluğunun sürdürülmesini meşrulaştırmak için ona karşı açılan dava dosyalarını birleştirmesi, ayırması ve tekrar birleştirmesi uygulaması oldu. Osman Kavala'nın en yakın tarihli yerel mahkeme duruşması olan 5 Şubat 2021'de, İstanbul 36. Ağır Ceza Mahkemesi, Kavala'ya açılan darbe girişimine ilişkin davanın, İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen Gezi Parkı protestoları davasıyla birleştirilmesi gerektiğine karar verdi. Birleşen davaların duruşması 21 Mayıs'ta yapılacak. Sivil toplum kuruluşları, bildirimlerinde Osman Kavala aleyhindeki davaların birleştirilmesi kararının, Türkiye'nin Bakanlar Komitesi önünde Kavala'nın mevcut tutukluluğunun AİHM kararı kapsamında olmayan ayrı bir dava dolayısıyla olduğu argümanını geçersiz kıldığını belirtti. Kuruluşlar ayrıca, Türkiye hükümetinin, Kavala kararını uygulamak için hazırladığı eylem planını gözden geçirerek kararda değerlendirilen yapısal sorunları ele alması gerektiğini ifade etti. Uluslararası Hukukçular Komisyonu Avrupa ve Orta Asya Direktörü Róisín Pillay, “Davaları ayırmak veya yeniden birleştirmek, Türkiye mahkemelerinin ve hükümetinin üç yıldan fazla süredir Osman Kavala'yı maruz bıraktıkları adaletsizliği düzeltmeyecektir” dedi. Pillay, "Bu dava, bağımsız olmayan Türkiye mahkemelerinin, hükümeti eleştirenlere karşı ceza yasalarını ve ceza muhakemesi usulünü keyfi olarak kullandığı sistematik uygulamanın bir parçasıdır. Eylem planının yargı sistemindeki bu yapısal bozuklukları ele alması gerekiyor.” dedi. Kavala/Türkiye kararı, AİHM'in Türkiye yargı makamlarının, bir bireyin haklarına müdahale ederken AİHS'in 18. maddesine aykırı olarak, örtülü siyasi amaçlara hizmet ettikleri tespitinde bulunduğu kesinleşme tarihi bakımından ilk karar olması dolayısıyla özel bir önem taşımaktadır. Mahkeme kararında, Osman Kavala'yı Kasım 2017'den bu yana özgürlüğünden mahrum bırakıp kovuşturmakla, Türk makamlarının “insan hakları savunucusu olan Kavala'yı susturmak yönünde bir örtülü amaç taşıdıklarını" ifade ederekAİHS'in 18. ve 5. maddelerinin ihlal edildiğini tespit etmişti.
43 uluslararası hak örgütünden Tahir Elçi'nin öldürülmesi ve ölümüne ilişkin etkin soruşturma yürütülmemesi hakkında ortak açıklama
November 27, 2020
TLSP, 42 diğer avukat ve insan hakları örgütü ile birlikte 28 Kasım 2015’te öldürülen insan hakları avukatı Tahir Elçi'nin öldürülmesi ve ölümüne ilişkin etkili soruşturma yürütülmemesi konusunda ortak bir açıklamaya imza attı. Tahir Elçi'nin öldürülmesi olayına ilişkin soruşturma ve yakın tarihte görülmeye başlayan dava sürecindeki eksikliklerin ve kusurların detaylı bir değerlendirmesini içeren ve Türkiye’nin bu soruşturma ve dava sürecinde uyması gereken uluslararası insan hakları hukuku yükümlülüklerinin altını çizen açıklama ile imzacı uluslararası örgütler Türkiye makamlarını aşağıdaki adımları atmaya çağırdı: Diyarbakır 10. Ağır Ceza Mahkemesi önündeki dava, Tahir Elçi'nin öldürülmesine ilişkin gerçekleri ve doğruları tespit etme yeteneğine sahip bağımsız, tarafsız ve yetkili bir mahkeme tarafından görülmelidir; Gelecekteki tüm duruşmalar, mağdurların haklarının güvence altına alındığı adil yargılanma hakkına ilişkin uluslararası standartlara uygun olmalıdır; Mahkemenin Elçi ailesine ve avukatlarına yönelik hasmane tavrı ve mahkemenin hem iç hem de uluslararası hukukun usul ve ilkelerine uymayı ısrarla reddetmesi, gelecekteki duruşmalarda tekrarlanmamalıdır; Elçi ailesinin avukatlarına, usule ve delillere ilişkin olarak dinlenmeleri ve başvurularını yapmaları için gerekli fırsatlar tanınmalıdır; Taleplerin reddedildiği durumlarda, reddedilme nedenleri AİHM içtihadına uygun olarak gerekçelendirilmelidir; Adil bir adli prosedürü takiben, Sayın Elçi’nin öldürülmesinden sorumlu olan failler hesap vermeli ve sorumlular işlenen suçun ağırlığına uygun cezalara çarptırılmalıdır; ve Sayın Elçi’nin ailesine, Türkiye’nin uluslararası yükümlülükleri ve Minnesota Protokolü uyarınca, kendilerinin ve kaybettikleri yakınlarının maruz kaldığı ihlaller için uygun giderim yolları sağlanmalıdır. Açıklama şu uluslararası kurumlar tarafından yapılmıştır: Amsterdam Bar Association (Hollanda), Article 19, Article 21 (İtalya), Bar Human Rights Committee of England and Wales (Birleşik Krallık), Cartoonists Rights Network International, Council of Bars and Law Societies in Europe (CCBE), Danish PEN (Danimarka), the European Association of Lawyers (AEA-EAL), European Association of Lawyers for Democracy and World Human Rights (ELDH), the European Bars Federation (FBE) ve FBE Human Rights Commission, European Criminal Bar Association (ECBA), Fair Trial Watch (Hollanda), Gelderland Bar Association (Hollanda), Geneva Bar Association (İsviçre), German Bar Association (DAV) (Almanya), Giuristi Democratici (İtalya), the Group of International Legal Intervention (GIGI), the Hague Bar Association (Hollanda), Human Rights in Practice (Hollanda), the Institute for the Rule of Law of the International Association of Lawyers (UIA-IROL), the International Association of People's Lawyers (IAPL), the International Observatory of Human Rights (IOHR), Index on Censorship, International Association of Democratic Lawyers (IADL), the joint Presidents of the Local Bar Associations of the Netherlands (Hollanda), the Law Society of England and Wales (Birleşik Krallık), Lawyers for Lawyers (Hollanda), Lawyers’ Rights Watch Canada (Kanada), Limburg Bar Association (Hollanda), Midden-Nederland Bar Association (Hollanda), the National Association of Democratic Lawyers (Güney Afrika), National Forensic Union M. G. A. (İtalya), National Lawyers Guild International Committee (Amerika Birleşik Devletleri), Netherlands Helsinki Committee (Hollanda), Noord-Holland Bar Association (Hollanda), Noord-Nederland Bar Association (Hollanda), Oost-Brabant Bar Association (Hollanda), Overijssel Bar Association (Hollanda), Research Institute on Turkey (Amerika Birleşik Devletleri), Rotterdam Bar Association (Hollanda), Swiss Democratic Lawyers (İsviçre), Turkey Human Rights Litigation Support Project (Birleşik Krallık) ve Zeeland-West-Brabant Bar Association (Hollanda).
Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ne, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Kavala/Türkiye kararının uygulanması konusunda yeni bir Kural 9.2 bildirimi
11 Kasım, 2020
Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, 1-3 Aralık 2020, 1390. toplantısında Osman Kavala’nın devam eden tutukluluğuna derhal son verilmesi için gerekli adımları atmalıdır. Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi, İnsan Hakları İzleme Örgütü ve Uluslararası Hukukçular Komisyonu, Avrupa Komisyonu Bakanlar Komitesine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Kavala/Türkiye kararının yerine getirilmesi sürecine dair yeni bir kural 9.2 bildirimi sundu. Bilindiği üzere 10 Aralık 2020 tarihli Kavala/Türkiye kararında AİHM, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) 5(1). (özgürlük ve güvenlik hakkı), 5(4). (tutukluluğun hukuka uygunluğunun makul sürede değerlendirilmesi hakkı) ve 5(1) ile birlikte 18. (haklara müdahalenin sınırları) maddelerinin ihlal edildiğine karar vermişti. 11 Mayıs 2020’de kesinleşen kararında AİHM, Türkiye Hükümetinden başvurucu Osman Kavala’nın tutukluluğuna son verilmesini ve derhal serbest bırakılması için gerekli önlemlerin alınmasını talep etmişti. AİHM kararlarının icrasını denetleyen mercii olan Bakanlar Komitesi, Türkiye’nin bu kararın gereklerine uygun adımları atıp atmadığına dair denetimini 1-3 Eylül 2020 tarihli 1377bis toplantısında ve 29 Eylül – 1 Ekim 2020 tarihli 1383. toplantısında yapmıştı. Komite, bu toplantılar sonrasında verdiği kararlarda incelemesine sunulan bilgilerin Osman Kavala’nın devam eden tutukluluğunun AİHM tarafından bulunan ihlallerin devamı niteliğinde olduğuna dair ciddi bir kanı oluşturduğu sonucuna varmıştı. Komite bu bağlamda Türk yetkililere, Osman Kavala’nın derhal serbest bırakılmasının sağlanması ve Osman Kavala hakkında incelemesi devam eden Anayasa Mahkemesi başvurusu ile birlikte Gezi Parkı eylemlerini ve 15 Temmuz 2016 darbe girişimini konu alan yargı süreçlerinin AİHM’in değerlendirmelerine uygun bir şekilde derhal sonuçlandırılması taleplerini iletmişti. Ancak AİHM’in ve Bakanlar Komitesinin bu kararlarına rağmen Osman Kavala’nın tutukluluğu hala sürdürülmekte. Komiteye yapılan bildirim, daha önce aynı STK’lar tarafından yapılan 29 Mayıs 2020 tarihli bildirimi esas alarak (bu ilk bildirimin Türkçesine buradan, İngilizcesine buradan ulaşabilirsiniz) Osman Kavala hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından düzenlenen 28 Eylül 2020 tarihli yeni iddianamenin bir değerlendirmesine yer vermektedir. Bu iddianameyi hazırlayan savcının, Osman Kavala’yı doğrudan hedef alan Cumhurbaşkanı tarafından Adalet Bakanı Yardımcısı olarak atanması da dahil olmak üzere yargıya yürütmenin devam etmekte olan müdahalesini ortaya koyan gelişmelere dikkat çekmektedir. Bildirimi hazırlayan STK’lara göre, Osman Kavala’nın devam eden tutukluluğu ve aleyhine düzenlenen bu yeni iddianame, AİHM kararında da dile getirildiği gibi, onu hedef alan zulüm kampanyasının hala sürdüğünü ve bütün bu müdahalelerin onun hak savunucusu ve sivil toplum aktivisti olarak çalışmalarını engellemek ve başkalarını da bu çalışmaları yapmaktan caydırmak amacı taşıdığını ortaya koymaktadır. STK’lar bildirimin sonuç bölümünde, Bakanlar Komitesine bazı tavsiyelerde bulunmakta, diğer tavsiyelerin yanında özellikle, Komiteyi 1-3 Aralık 2020 tarihli 1390. toplantısında Osman Kavala’nın üç yılı aşkın süredir devam eden tutukluluğunun derhal sonlandırılması için gerekli adımları atmaya ve Osman Kavala’nın tutukluluğunun devamı halinde Sözleşme’nin 46. maddesinde yer alan AİHM kararlarının bağlayıcılığı hükmü bağlamında 46(4). maddede yer alan ihlal prosedürünün işletilebileceğini ifade etmeye çağırmaktadır.
İnsan Hakları Savunucuları Dayanışma Ağı: Yeni Kavala iddianamesi hukukun reddidir
14 Ekim, 2020
İnsan hakları ve barış savunucusu Osman Kavala hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan yeni iddianame, İstanbul 36. Ağır Ceza Mahkemesi’nce 8 Ekim 2020’de kabul edildi ve Kavala’nın tutukluluğunun devamına karar verildi. Böylece Osman Kavala’nın haksız, hukuksuz tutukluluğunun yeni bir evresi başlamış oldu. Daha önce 30. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kabul ettiği iddianame ile Gezi protestolarını finanse etmek ve bu suretle “hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs etmek” suçlamalarıyla yargılanmış ve 18 Şubat 2020’de beraat etmiş olan Osman Kavala, tutuklululuğunun derhal sonlandırılmasına dair Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararına rağmen yaklaşık 3 yıldır cezaevinde tutuluyor. Bu yeni iddianame ile ise “devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasal ve askeri casusluk amacıyla temin etme” ve hakkında iki defa tahliye kararı verilmiş “Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs” iddialarıyla yargılanması isteniyor. Osman Kavala hakkındaki bu iddiaların da öncekiler gibi mesnetsiz olduklarının ispatlanacağına şüphe yok. Zira, “hukuka aykırı” demenin bile yetersiz kaldığı bu iddianame hukukun reddi niteliğinde. Söz konusu iddiaların kendisi iç hukuka ve evrensel hukuk değerlerine meydan okuyor. Mahkeme, hiçbir somut delil içermeyen, politik önyargılar ile oluşmuş varsayımlar üzerine kurulan, birbiriyle bağlantısız olayları art arda sıralayıp farazi çıkarsamalar yapan bu iddianameyi kabul etmekle, hukukun tüm temel prensiplerini ihlal etmiş görünüyor. Bu iddianame, Osman Kavala’yı cezaevinde tutmanın hukukun gerekliliği değil, siyasi bir kararın yansıması olduğunu bir kez daha gösteriyor. İddianamede sıralanan faaliyetlerin tümü, sivil toplum çalışmaları çerçevesinde yürütülen yasal, meşru ve insan haklarının kullanılması niteliğinde faaliyetlerken, Osman Kavala hukuka, akla, mantığa ve vicdana aykırı bir şekilde bu faaliyetler suç fiili kabul edilerek cezaevinde tutuluyor. İddianame, Gezi Parkı protestolarına dair yapılan yargılamada verilen beraat kararına ya da Türkiye’yi bağlayıcı AİHM’in hak ihlali kararına hiçbir şekilde değinmiyor, Savcılık mesleğinin temel etik kuralları hiçe sayılarak Osman Kavala’ya dair lehe durum ve deliller dikkate alınmıyor. Aksine, Gezi Parkı olaylarına dair başka bir yargı mercii önünde işleyen sürece müdahale edilmeye çalışılıyor, görev ve yetkisi olmadığı halde Savcılık tarafından bu konuya da iddianamede geniş bir şekilde yer veriliyor. AİHM’nin gerek Gezi protestolarına gerekse de darbe girişimine dayalı tutuklamanın hukuka aykırılığına dair kararına, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin devam eden tutukluluğun derhal sonlandırılması çağrısına, hakkında verilen beraat ve tahliye kararlarına rağmen Osman Kavala’nın hâlâ cezaevinde tutulması, “ya tutarsa” mantığı ile hazırlanan yeni iddianameler ve hukuki süreçler ile ağır mağduriyet durumunun sürdürülmesi kabul edilemez. Biz insan hakları savunucuları olarak tekrar ediyoruz: Osman Kavala’dan suçlu çıkaramazsınız. Osman Kavala’nın, bırakın 1079 gündür özgürlüğünden edilmesini haklı çıkaracak, hakkında soruşturma açılmasını sağlayacak bile herhangi bir delil yoktur. Türkiye’nin uygulamakla yükümlü olduğu AİHM kararı ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi çağrılarının gereği yapılmalı, Osman Kavala derhal serbest bırakılmalı, hakkındaki tüm mesnetsiz, hukuksuz, haksız suçlamalar düşürülmelidir. İnsan Hakları Savunucuları Dayanışma Ağı Civil Rights Defenders, Eşit Haklar İçin İzleme Derneği, Hak İnisiyatifi Derneği, Hakikat Adalet Hafıza Merkezi, İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi, İnsan Hakları Gündemi Derneği, Kırkayak Kültür, Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği, Özgürlük İçin Hukukçular Derneği, Punto 24 Bağımsız Gazetecilik Derneği, Research Institute on Turkey, Sivil Alan Araştırmaları Derneği, Turkey Human Rights Litigation Support Project, Türkiye-Almanya Kültür Forumu, Türkiye İnsan Hakları Vakfı, Uluslararası Af Örgütü, Yaşam Bellek Özgürlük Derneği, Yurttaşlık Derneği İnsan Hakları Savunucuları Dayanışma Ağı, insan haklarını savunmanın evrensel bir hak olduğundan hareketle, insan hakları savunucularına yönelik tüm baskıların takipçisi olmak, kendi aralarında haberleşme ve dayanışmayı güçlendirmek amacıyla çok sayıda insan hakları örgütünün oluşturduğu bir yapıdır.
İnsan Hakları Savunucuları Dayanışma Ağı bileşenlerinden BM yetkililerine son dönemde Türkiye’de LGBTİ+ haklarına yönelik artan tehditlere dikkat çeken acil müdahale istemli mektup
7 Ekim, 2020
Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi (TLSP), İnsan Hakları Savunucuları Dayanışma Ağı bileşenleri ile birlikte 10 Ağustos 2020 tarihinde Birleşmiş Milletler (BM) yetkililerine bir mektup göndererek (mektup metnine buradan ulaşabilirsiniz), son dönemde Türkiye’de LGBTİ+ haklarına yönelik artan tehdit ve uygulamalara dikkat çekti. Mektupta, BM yetkililerinden acil müdahale talep edildi. BM Cinsel Yönelim ve Cinsiyet Kimliğine Dayalı Şiddet ve Ayrımcılığa Karşı Korunma Bağımsız Uzmanı, Barışçıl Toplanma ve Örgütlenme Özgürlüğü Özel Raportörü, İfade Özgürlüğünün Korunması ve Geliştirilmesi Özel Raportörü ve Terörle Mücadele Ederken İnsan Haklarının Korunması ve Geliştirilmesi Özel Raportörü’ne gönderilen mektupta; Türkiye’de özellikle 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişimi sonrasında gittikçe ağırlaşan hukuk devleti ve insan hakları krizine vurgu yapıldı ve bu süreçte LGBTİ+ haklarına yönelen müdahaleler sıralandı. Bu çerçevede, OHAL sürecinde LGBTİ+ etkinliklerine ilişkin, bir kısmı hala süren yasaklardan bahsedildi. Mektupta, LGBTİ+ hak savunucularını ve bireyleri hedef alan hukuki taciz ve fiziksel saldırıların yanı sıra, sistemli ayrımcılık ve nefret söylemine de vurgu yapıldı. Mektupta, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın 24 Nisan 2020 tarihinde yaptığı ve LGBTİ+’ları hedef alan açıklaması, baroların bu açıklamaya yönelik tepkisi hatırlatıldı ve Ali Erbaş’ın açıklaması sonrası LGBTİ+’lara karşı nefret söylemindeki ciddi artış ve bu söylem sahiplerinin cezasızlık kalkanı ile korunması anlatıldı. Bu yıl Onur Haftası döneminde, pek çok üst düzey kamu görevlisi ve siyasetçi ile hükümet yanlısı medya kuruluşlarının, LGBTİ+’lara yönelik ayrımcı ve kışkırtıcı nefret söylemi kullandığını anımsatan mektupta, bu gelişmelerin, iç hukuka ve Türkiye’nin uluslararası hukuk yükümlülüklerine aykırı olduğu belirtildi. Bu çerçevede mektupta, Anayasa’nın 26. ve 34. maddelerinin, herkesin ifade ve örgütlenme özgürlüğünü güvence altına aldığı; 10. maddenin de, “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir” düzenlemesini içerdiği hatırlatıldı. Ayrıca, Anayasa’nın 90. maddesi gereği, iç hukuk ile Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası insan hakları sözleşmeleri arasında çelişki oluşması halinde, uluslararası sözleşme hükümlerinin esas alınması gerektiği vurgulandı. Mektupta, Anayasa ve yasaların lafzında cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğine dayalı ayrımcılık ifadeleri açıkça yer almasa da, yukarıda yer alan Anayasal ilkeler ve Türkiye’nin uluslararası hukuk yükümlülükleri ile birlikte Türk Ceza Kanunu’nun eşitliği düzenleyen 3. maddesi, ayrımcılığı ve nefret söylemini suç olarak düzenleyen 122. ve halkı farklı özelliklere sahip bir kesime karşı kin ve düşmanlığa tahriki cezalandıran 216. maddeleri gereği de bunlara dayalı ayrımcılık veya bağlı nefret söylemi ve hedef göstermelerin hukuka aykırı olduğunun altı çizildi. Ayrımcılık yasağının, uluslararası hukukta bir teamül hukuku kuralı olduğunu ve OHAL dönemi dahil, hiçbir şart ve koşulda, bu yasağa istisna getirilemeyeceğini vurgulayan mektupta, Türkiye’nin bu yasağa uyma yükümlülüğünü azaltamayacağı ya da askıya alamayacağı vurgulandı. Türkiye’nin LGBTİ+’lara yönelik yasaklayıcı politikalarının ve özellikle son dönemlerde LGBTİ+’lara dönük üst düzey hükümet ve devlet temsilcilerinden gelen hedef gösterici nefret söylemlerinin, uluslararası ve Anayasal standartlara aykırı olduğunu anımsatan mektup, bu uygulamaların, LGBTİ+’lara karşı son derece ağır sonuçlara yol açabilecek bir şiddet yönelimini belirli bir kesim için meşrulaştırdığını veya bunun önünü açtığını belirtti. Mektupta, Türkiye Hükümeti’nin, ulusal ve uluslararası yükümlülüklerine uygun davranması gerektiğinin altı çizilerek, LGBTİ+’lara yönelik hedef gösterici, ayrımcı nefret söylemine son verilmesi ve LGBTİ+’ların bu tür söylem ve müdahalelere karşı korunması için gerekli önlemlerin acilen alınması çağrısı yapıldı. Bu bağlamda mektuba katılan insan hakları örgütleri, BM özel mekanizmalarını, Türkiye Hükümeti nezdinde gerekli adımların atılması için girişimde bulunmaya davet etti. Mektup şu kurumlarin imzası ile gönderildi: Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi, Civil Rights Defenders, Eşit Haklar İçin İzleme Derneği, Hakikat Adalet Hafıza Merkezi, Kaos GL, London Legal Group, Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği, Özgürlük İçin Hukukçular Derneği, P24 Bağımsız Gazetecilik Derneği, Research Institute on Turkey, Sosyal Politikalar, Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı, Yaşam Bellek Özgürlük Derneği ve Yurttaşlık Derneği. İletişim: Ayşe Bingöl Demir, Eş-Direktör, info@turkeylitigationsupport.com, Twitter: @TR_Litigation
İnsan Hakları Savunucuları Dayanışma Ağı bileşenlerinden BM'ye, çoğu Rosa Kadın Derneği mensubu kadın hak savunucularının meşru faaliyetlerini hedef alan müdahalelere dikkat çeken mektup
30 Haziran, 2020
Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi (TLSP), İnsan Hakları Savunucuları Dayanışma Ağı bileşenleri ile birlikte, Birleşmiş Milletler özel mekanizmalarına mektup yazarak Rosa Kadın Derneği mensubu tutuklu kadın hak savunucularının ve dernek faaliyetlerini destekleyenlerin meşru hak savunuculuğu faaliyetlerini hedef alan müdahalelere son verilmesi için girişim çağrısında bulundu. İnsan Hakları Savunucuları Dayanışma Ağı bileşenleri Civil Rights Defenders, Eşit Haklar İçin İzleme Derneği, Hakikat Adalet Hafıza Merkezi, İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi, İnsan Hakları Gündemi Derneği, Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği, Özgürlük İçin Hukukçular Derneği, P24 Bağımsız Gazetecilik Derneği, Research Institute on Turkey, Sivil Alan Araştırmaları Derneği, Toplum ve Hukuk Arastırmaları Vakfı, Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi (Turkey Human Rights Litigation Support Project), Türkiye İnsan Hakları Vakfı, Yaşam Bellek Özgürlük Derneği ve Yurttaşlık Derneği, Diyarbakır’da kadın hak savunucularına ve Kürt politikacılara yönelik gerçekleştirilen 22 Mayıs 2020 tarihli polis operasyonuna, hak savunucularının meşru faaliyetlerini hedef alan soruşturmaya, gözaltı ve tutuklamalara dair BM İnsan Hakları Savunucularının Durumu Özel Raportörü, Kadına Karşı Şiddet, Nedenleri ve Sonuçları Özel Raportörü, İfade Özgürlüğünün Korunması ve Geliştirilmesi Özel Raportörü, Barışçıl Toplanma ve Örgütlenme Özgürlüğü Özel Raportörü, Terörle Mücadele Ederken İnsan Haklarının Korunması ve Geliştirilmesi Özel Raportörü ve Keyfi Gözaltı/Tutuklamalar Çalışma Grubu’na bilgilendirme yapan acil müdahale talepli bir mektup gönderdi. Mektuba Rosa Kadın Derneği ve London Legal Group da imzacı olarak katıldı. Mektupta, Türkiye’de özellikle 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişimi sonrasında gittikçe ağırlaşan hukuk devleti ve insan hakları krizine vurgu yapıldı. Bağımsızlığı ve tarafsızlığı ciddi bir şekilde zedelenen yargı mekanizmaları eli ile yürütülen, gözaltına alma ve tutuklama gibi, keyfi ve haksız işlemlerin hedefinin genellikle hak savunucuları ve hükümet politikalarını eleştirenler olduğunun altı çizildi. Kadın hakları konusunda çalışan hak savunucularının meşru faaliyetlerine yönelen müdahaleler anlatıldı. 22 Mayıs 2020’de gerçekleştirilen operasyonda kadına karşı şiddetin önlenmesi başta olmak üzere kadın hakları konusunda Diyarbakır’da son derece önemli çalışmalar yürüten çoğu Rosa Kadın Derneği üyesi, kurucusu ve yöneticisi olan kadın hak savunucuları Adalet Kaya, Ayla Akat Ata, Narin Gezgör, Fatma Gültekin, Gülcihan Şimşek, Zelal Bilgin, Özlem Gündüz, Remziye Sızıcı, Gönül Aslan, Sevim Coşkun, Nevriye Çur, Nazile Tursun ve barış annesi Rebia Kıran ile politikacılar Kasım Kaya, Veysi Kuzu, Hüseyin Harman, Celal Yoldaş, Mehmet Arslan ve Mehmet Ali Altınkaynak gözaltına alınmıştı. Bu süreçte operasyonun Rosa Kadın Derneği’nin meşru çalışmalarını hedef aldığı anlaşılmıştı. 24 Mayıs 2020’de gözaltına alınanlardan Narin Gezgör, Fatma Gültekin, Gülcihan Şimşek, Özlem Gündüz, Remziye Sızıcı, Gönül Aslan ve Sevim Coşkun ile politikacılar Mehmet Ali Altınkaynak, Mehmet Arslan, Celal Yoldaş and Veysi Kuzu tutuklanmıştı. 3 yaşında oğlu ile birlikte cezaevinde tutulan aktivist Gönül Aslan daha sonra 9 Haziran 2020’de serbest bırakılmıştı. Hak savunucularına karşı yürütülen hukuki süreçte, avukatların kısıtlılık kararı nedeni ile ulaşabildiği sınırlı bilgilerden ve sorgulamalar sırasında sorulan sorulardan, soruşturmanın hak savunucularının ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü ve barışçıl toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme özgürlüğü bağlamında korunan, meşru hak savunuculuğu faaliyetlerinin esas alındığı anlaşılmıştır. Örneğin sorgular esnasında 8 Mart konusunda düzenlenen etkinlikler, kadına karşı şiddet vakalarındaki kampanyalar, etkinliklerde kadın hak savunucularının kullandığı sloganlar, diğer kadın örgütleri ile birlikte yürütülen çalışmalar ve basın açıklamalarında kullanılan ifadeler konusunda hak savunucularından açıklama istenmiştir. Anayasa’nın 26. ve 34. maddeleri herkesin ifade ve örgütlenme özgürlüğünü güvence altına almaktadır. 19. madde özgürlük ve güvenlik hakkını düzenlemektedir. Anayasa’nın 90. maddesi kapsamında iç hukuk ile Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası insan hakları sözleşmeleri arasında çelişki halinde sözleşme hükümleri esas alınmalıdır. Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve BM Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’ne taraftır. Her iki Sözleşme de kadına karşı ayrımcılığı yasaklamakta, ifade, örgütlenme ve barışçıl toplanma özgürlüklerini koruyucu hükümler içermektedir. Türkiye’nin taraf olduğu BM Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi (CEDAW) madde 3 kapsamında Türkiye kadınlara karşı ayrımcılığın kaldırılması, kadın haklarının etkili bir şekilde tanınması, korunması ve kadına yönelik her türlü şiddetin sonlandırılmasını sağlamak ile yükümlüdür. Yine Türkiye’nin taraf olduğu ve kadına karşı şiddetin önlenmesi konusunda en önemli uluslararası belgelerden olan Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi (İstanbul Sözleşmesi), Türkiye’ye, diğer yükümlülüklerinin yanında, kadın haklarının korunması ve kadına karşı şiddetin önlenmesi konusunda bütün önlemleri alma sorumluluğu yüklemektedir. Özellikle Sözleşme’nin 9. maddesi Türkiye’den, ilgili bütün devlet birimlerinde, kadın hakları ve kadına karşı şiddet ile mücadele konusunda çalışan hükümet dışı organizasyonların ve sivil toplum kuruluşlarının çalışmalarının tanınması, desteklenmesi ve bu çalışmalara müdahalelerden kaçınılması konusunda gerekli somut adımları atmasını beklemektedir. Kadın hak savunucularının faaliyetleri, hak savunucusu sıfatları ile de güvence altına alınmaktadır. BM İnsan Hakları Savunucuları Bildirgesi, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Avrupa Konseyi’ne Üye Ülkelerde İnsan Hakları Savunucularının Korunması Kararı ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı İnsan Hakları Savunucularının Korunmasına İlişkin Kılavuz İlkeler gibi belgeler ile somut olarak dile getirilen bu güvenceler arasında, hak savunucularının, savunuculuk faaliyetlerini özgürce sürdürmeleri için elverişli bir ortamın tesis edilmesi, hak savunucularının faaliyetlerini kısıtlamaya yönelen keyfi müdahalelerden kaçınılması ve hak savunucularının faaliyetlerinin etkili bir şekilde korunması gibi yükümlülükler sıralanmaktadır. Türkiye’nin Rosa Kadın Derneği mensubu kadın hak savunucularına ve dernek faaliyetlerini destekleyenlere karşı, meşru hak savunuculuğu faaliyetlerini hedef alan müdahaleleri, anılan uluslararası ve Anayasal standartlara aykırıdır. Bu bağlamda mektuba katılan STK’lar BM özel mekanizmalarından Türkiye Hükümeti nezdinde, tutuklu kadın hak savunucularının ve onların aktiviteleri ile ilişkili çalışmaları nedeni ile tutuklandıkları anlaşılan politikacıların derhal serbest bırakılması, haklarındaki suçlamaların düşürülmesi, meşru hak kullanımı niteliğindeki faaliyetlerine müdahalelere son verilmesi, hak savunucularının meşru çalışmalarını hiçbir baskı veya müdahale olmaksızın sürdürmesi için gerekli koşulların sağlanması ve CEDAW ve İstanbul Sözleşmesi başta olmak üzere Türkiye’nin uluslararası yükümlülüklerine uyması için gerekli adımların atılması yönünde girişimlerde bulunmaya davet etti.
Barolar Haklarımızın En Kuvvetli Güvenceleri Arasındadır
26 Haziran, 2020
Hükümet tarafından barolara ve avukatların örgütlenme özgürlüğüne yönelik bazı yasal düzenlemelerin yapılması yönünde çalışmaların yürütüldüğü anlaşılmaktadır. Avukatlar ve çok sayıda baro yönetimi, yapılması düşünülen değişikliklere ve bu çalışmanın başlama ve yürütülme biçimine itirazlarını dile getirmiş ve bu konuda uluslararası hukuk ve Anayasa ile korunan haklarını kullanarak bir eylemlilik süreci başlatmıştır. Biz aşağıda imzası olan sivil toplum kuruluşları, hukuk devletinin en önemli temellerinden olan yargı bağımsızlığı ve kuvvetler ayrılığı prensiplerinin, gerek mesleklerini sürdürmede gerekse de kendilerine en uygun örgütlenme modellerini belirlemede avukatların da bağımsız, özerk ve yürütmeden veya başkaca bir güç odağından gelebilecek her türlü müdahaleden uzak olmalarını gerektirdiğinin altını çiziyoruz. Savunma hakkı, adil yargılanma hakkının en önemli unsurlarındandır. Avukatlar ve barolar, hem savunma hakkının kullanılabilmesinde hem de temel hak ve özgürlüklerine müdahale edilenlerin hak aramalarında son derece önemli bir rol oynamaktadır. Bu nedenle avukatlar gerek şahsen gerekse de mensubu oldukları barolar kanalıyla hukuk devleti prensiplerinin ve hak ve özgürlüklerin korunmasının en önemli aktörlerindendir. Adaletin tesisinde üstlendikleri bu önemli ve kıymetli görev, avukatların, gerek Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerde gerekse de Anayasa’da kendilerine tanınan özgül güvencelerden faydalanmasını gerektirir. BM Avukatların Rolüne Dair Temel Prensipler ile BM Avukat ve Yargıçların Bağımsızlığı Özel Raportörü ve Uluslararası Barolar Birliği gibi uluslararası mekanizmaların geliştirdiği prensipler uyarınca barolar yalnızca avukatların mesleki faaliyetlerini düzenlemek ile sorumlu değildir. Barolar ayrıca avukatların bağımsızlığının sağlanmasında ve her türlü müdahaleden uzak bir şekilde mesleki faaliyetlerini sürdürmelerinde, adalete etkili bir şekilde erişimin sağlanmasında, kişi hak ve özgürlüklerinin korunmasında ve hukuk devleti prensiplerinin güvenceye alınmasında önemli bir role sahiptir. Anayasa’nın 2. maddesi uyarınca Türkiye Cumhuriyeti bir “hukuk devleti”dir, 9. ve 138. maddelerine göre “yargı bağımsızdır” ve 36. maddesine göre herkes savunma ve adil yargılanma hakkına sahiptir. Avukatlık Kanunu’nun 1. maddesi uyarınca savunma bağımsızdır, 97. ve 123. maddelerine göre savunmanın bağımsızlığının sağlanması konusunda barolar görevlidir ve 76. maddesi kapsamında hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunmak ve korumak baroların ve avukatların sorumlulukları arasındadır. Avukatların bağımsızlığını korumaya dönük bu önemli standartların yanında uluslararası hukuk, insan haklarını korumak ve güçlendirmek için çalışan avukatları ve onların örgütlenme modelini, hak savunucusu sıfatları ile de güvence altına almaktadır. BM İnsan Hakları Savunucuları Bildirgesi, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Avrupa Konseyi’ne Üye Ülkelerde İnsan Hakları Savunucularının Korunması Kararı ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı İnsan Hakları Savunucularının Korunmasına İlişkin Kılavuz İlkeler gibi belgeler ile somut olarak dile getirilen güvenceler arasında, hak savunucularının, savunuculuk faaliyetlerini özgürce sürdürmeleri için elverişli bir ortamın tesis edilmesi, hak savunucularının faaliyetlerini kısıtlamaya yönelen keyfi müdahalelerden kaçınılması ve hak savunucularının faaliyetlerinin etkili bir şekilde korunması gibi yükümlülükler sıralanmaktadır. Bütün bu prensipler bağlamında avukatların örgütlenmelerine dair gündeme getirilen mevzuat değişiklik taleplerinin avukatlar ve barolardan gelmesi ve bu değişikliklere dair çalışmalarda avukatların gerek doğrudan gerekse de meslek örgütleri kanalı ile etkin ve belirleyici bir rol alması gerekir. Baroların bağımsızlığını, özerkliğini ve avukatların yukarıda detaylandırılan güvenceler çerçevesinde keyfi müdahalelerden uzak şekilde faaliyetlerini sürdürmelerini engelleyecek her türlü değişiklik Anayasa’ya ve uluslararası hukuk standartlarına aykırı olacaktır. Avukatlara ve meslek örgütleri olan barolara yönelen bu ve benzeri müdahalelerin hukuk devletine, temel hak ve özgürlüklere, adil yargılanma hakkına ve adaletin yerine getirilmesine yönelik oluşturduğu somut tehditlerin izleri benzer politikaların etkilerinin görüldüğü Azerbaycan, Malezya, İran ve Pakistan gibi ülkelerde sürülebilir. Avukatlar ve barolar, haklarımızın en kuvvetli güvenceleri arasındadır. Yasa yapıcıları, baroların özgürlük ve özerkliğini zedeleyecek tüm çalışmalara son vermeye, barolara ilişkin bir mevzuat düzenlemesi yapılacaksa bu süreci, baroların etkin katılımı ile yürütmeye çağırıyoruz. Avukatlarımızın ve barolarımızın haklı taleplerini destekliyoruz. İnsan Hakları Savunucuları Dayanışma Ağı Civil Rights Defenders, Düşünce Suçuna Karşı Girişim, Eşit Haklar İçin İzleme Derneği, Hakikat Adalet Hafıza Merkezi, İnsan Hakları Derneği, İnsan Hakları Gündemi Derneği, Kaos GL, Kırkayak Kültür, Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği, Punto 24 Bağımsız Gazetecilik Derneği, Research Institute on Turkey, Sivil Alan Araştırmaları Derneği, SPoD LGBTİ+, Toplum ve Hukuk Araştırmaları Vakfı, Turkey Litigation Support Project, Türkiye İnsan Hakları Vakfı, Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi, Yaşam Bellek Özgürlük Derneği, Yurttaşlık Derneği İnsan Hakları Savunucuları Dayanışma Ağı, insan haklarını savunmanın evrensel bir hak olduğundan hareketle, insan hakları savunucularına yönelik tüm baskıların takipçisi olmak, kendi aralarında haberleşme ve dayanışmayı güçlendirmek amacıyla çok sayıda insan hakları örgütünün oluşturduğu bir yapıdır.
Türkiye: AİHM Kararı Sonrası Hak Savunucusu Serbest Bırakılsın
3 Haziran, 2020
Avrupa Konseyi Bakanları Osman Kavala’nın tahliyesinde ısrar etmelidir (Strazburg, 3 Haziran 2020) – İnsan Hakları İzleme Örgütü, Uluslararası Hukukçular Komisyonu ve Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin 4 Haziran 2020 tarihli toplantısında Türkiye’yi insan hakları savunucusu Osman Kavala’nın serbest bırakılmasına ve ona yönelik tüm suçlamaların düşürülmesine yöneltecek bir karar alması gerektiğini belirttiler. Bu üç grup, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmasını denetleyen Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ne detaylı bir bildirim (bildirim metnine buradan ulaşabilirsiniz) sundu. Gruplar, Türkiye’nin 11 Mayıs'ta kesinleşen ve Kavala’nın derhal tahliye edilmesini gerektiren bu önemli kararı göz ardı ederek, Kavala'nın haklarını ihlal etmeye devam ettiğini belirtti. İnsan Hakları İzleme Örgütü Türkiye Direktörü Emma Sinclair-Webb, “Avrupa Mahkemesi, Kavala’nın alıkonmasının hukuka aykırı olduğuna ve bağlayıcı kararının gereği olarak Türkiye’nin Kavala’yı derhal tahliye etmesi gerektiğine karar verdi” dedi. Emma Sinclair-Webb, “Bakanlar Komitesi, 4 Haziran toplantısında, hiçbir Avrupa Konseyi üyesi devletin insan hakları savunucularını susturmaması gerektiğine dair net bir mesaj vererek buna uyması için Türkiye'ye baskı yapmalıdır” dedi. Bu karar, Türkiye'nin kötü niyetle ve siyasi amaçlarla bir bireyin haklarına müdahale ettiğini ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 18. maddesini ihlal ettiğini tespit eden Türkiye aleyhindeki ilk nihai karar olduğundan özel bir önem taşımakta. AİHM, Osman Kavala’yı Kasım 2017’den bu yana alıkoyup yargılayan Türk makamlarının “başvuranın bir insan hakları savunucusu olarak susturulmasını sağlamak için örtülü bir amaç taşıdığını” tespit etmişti. Avrupa Mahkemesi, Kavala/Türkiye kararında (Başvuru no. 28749/18), madde 5(1) (özgürlük ve güvenlik hakkı), madde 5(4) (alıkonmanın yasaya uygunluğuna ilişkin ivedi karar alma hakkı) ve madde 5(1) ile birlikte nadiren kullanılan madde 18’in (haklara getirilecek kısıtlamaların sınırlanması) ihlal edildiğine karar vermiştir. Karar, Türkiye’nin Kavala’yı tahliye etmesini zorunlu kılmış, tutukluluğunun devam etmesinin ihlalleri devam ettireceğini ve Sözleşmenin 46(1) maddesi uyarınca AİHM kararlarına uyma yükümlülüğünü ihlal edeceğini belirtmiştir. Bir hakimlik 2013 İstanbul Gezi Parkı protestolarını hükümeti devirme girişimi için kullandığı ve 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişimine müdahil olduğu iddiasıyla, Kavala'nın 1 Kasım 2017'de tutuklanmasına karar vermiştir. 18 Şubat 2020'de Kavala ve diğer sekiz sanık, Gezi Parkı davasında “cebir ve şiddet kullanarak hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasından beraat etmiştir. Ancak Kavala cezaevinden tahliye edilmemiş ve bir hâkim kararıyla 2016 darbesiyle ilgili devam eden bir soruşturmayla ilişkili olarak "anayasal düzeni cebir, şiddet kullanarak ortadan kaldırmaya teşebbüs" suçlamasıyla tekrar tutuklanmıştır. Tekrar tutuklanmasından kısa bir süre önce Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan halka açık şekilde Kavala’nın beraatini eleştirmiştir. Kavala haftalar sonra, yine bu delillere ve soruşturma dosyasına dayanan bir başka suçlama ile (casusluk) bir kez daha tutuklanmıştır. Uluslararası Hukukçular Komisyonu Avrupa ve Orta Asya Programı Direktörü, Róisín Pillay, “Tutukluluğun devamına ilişkin yargı kararlarının silsilesi ve tutuklamanın yasallığı konusunda nesnel bir değerlendirmenin olmaması, kararların siyasi beklentiler ile yönlendirildiğini ve Kavala'nın tahliyesini önlemek için düzenlenmiş bir siyasi çaba olduğunu göstermektedir.” dedi. Pillay, “Avrupa Mahkemesi'nin kararından bu yana Türkiye, Kavala'nın haklarını ihlal etmeye devam etti” tespitinde bulundu. Türkiye’de insan hakları savunucularına yönelik taciz daha genel olarak gazetecilere, seçilmiş siyasetçilere, hukukçulara, hükümeti eleştirdiği düşünülenlere yönelik keyfi alıkoymalar ve yargısal tacizin bir parçası. Bu eğilim Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği ve insan hakları örgütlerine ait birçok raporla belgelendirilmiştir. Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi Eş Direktörü Ayşe Bingöl Demir “Kavala'ya karşı yürütülen yıldırma kampanyası, onun tahliye edilmemesi ve hakkındaki suçlamaların düşürülmemesi, Türkiye'deki tüm insan hakları savunucuları için oluşan baskı ortamının sürmesine sebep olmuştur” dedi. Üç örgüt, detaylı tavsiyelerde bulunarak Bakanlar Komitesini: · Avrupa Mahkemesinin kararı gereği Osman Kavala'nın derhal tahliyesinin sağlanması için Türkiye Hükümetine çağrıda bulunmaya, kararın açık şekilde devam eden tutukluluğu ve baskıları da kapsadığını vurgulamaya, · Kavala/Türkiye kararının icrasını nitelikli denetim prosedürü altında izlenmek üzere sınıflandırmaya ve Sözleşmenin 18. maddesi altında öncü dava olarak kabul etmeye, Kavala’nın devam eden tutukluluğunun kesinleşen AİHM kararlarının bağlayıcılığına ilişkin Sözleşmenin 46. maddesini ihlal ettiğini tespit etmeye ve Kavala’nın tahliye edilmemesinin Madde 46(4) prosedürünü (ihlal prosedürü) başlatacağını tespit etmeye, Türkiye Hükümetine, Kavala'nın serbest bırakılmasının Covid-19 salgını bağlamında ek bir aciliyete sahip olduğunu ve salgının alıkonma esnasında sağlığına yönelik mevcut tehlikeyi artırdığını vurgulamaya, Mahkemenin, Kavala’nın haklarının ihlal edildiğine, toplantı, örgütlenme ve ifade özgürlüğünü kullanmasının hatalı şekilde kendisini suçlamak için delil olarak kullanıldığına ilişkin tespitleri doğrultusunda, Türkiye Hükümeti’nden Kavala’nın susturulmak amacıyla soruşturulduğu ve alıkonduğu tüm dosyalarda yer alan tüm suçlamaların düşürülmesini talep etmeye davet etmiştir. Örgütler ayrıca, Türkiye'nin insan hakları savunucularının ve hükümet karşıtı olarak görülen diğer bireylerin siyasi amaçlarla alıkonmalarına ve yargılanmalarına son verilmesine yönelik kararın uygulanması için alınması gereken genel tedbirleri belirlediler. Bu genel tedbirler, Türkiye'nin hukukun üstünlüğüne ilişkin yapısal sorunlarına odaklanmaktadır. Anılan yapısal sorunlar arasında Türkiye’de yürütmenin yargı ve savcılıklar üzerindeki kontrolü; Cumhurbaşkanı ve ona bağlı diğer yetkililer tarafından, sıklıkla yapılan halka açık konuşmalar aracılığıyla mahkeme kararlarına doğrudan siyasi müdahalede bulunmaya yönelik yaygın eğilime ilişkin açık deliller yer almaktadır. Sözleşme ile korunan hakların kullanılmasının suç haline getirilmesi, insan hakları savunucularına ve hükümet karşıtı olarak görülenlere karşı açılan birçok davanın ortak yönünü oluşturmaktadır. Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi’nin Türkiye ile ilgili diğer çalışmaları için:https://www.turkeylitigationsupport.com/ Daha fazla bilgi için: info@turkeylitigationsupport.com; Twitter @TR_Litigation
Türkiye’de Adalete Erişim Mümkün mü? Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu`na Dair Değerlendirme Raporu
06 Ocak, 2020
Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi tarafından İngilizcesi Ekim 2019’da yayınlanan “Türkiye'de Adalete Erişim Mümkün mü? Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonuna Dair Bir Değerlendirme Raporu”nun Türkçesi tamamlandı Ekim 2019’da İngilizcesi yayınlanan ve Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonunu ele aldığımız raporun Türkçesi yayına hazır. Raporun İngilizcesinin yayınlandığı süreçte paylaştığımız, rapora esas araştırmanın yöntemine ve araştırma ile ulaştığımız sonuçlara dair özet şöyleydi: Türkiye'de adalete erişim, özellikle Temmuz 2016’da ilan edilen olağanüstü hal döneminde yaşanan hak ihlalleri açısından büyük zorluklar barındırmakta. OHAL döneminde Anayasa’nın OHAL süreci için öngördüğü istisnai yetkilere dayanan Hükümet, yayınladığı 30’dan fazla kanun hükmünde kararnameyle, sayısız temel hak ve özgürlüğü ciddi ölçüde sınırlayan ve bazı durumlarda bu özgürlükleri hepten ortadan kaldıran bir dizi “atipik” yola başvurdu. Bireysel gerekçe ya da delil gösterilmeden, yüz binden fazla kamu çalışanı toplu olarak işten çıkarıldı ve içlerinde gazete, televizyon, dernek ve vakıfların da olduğu tüzel kişilikler kapatıldı. Bu kararlara karşı uzun süre açık bir itiraz yolunun bulunmaması, bu kişileri bilinmezliğe terk etti. 685 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameyle (KHK), Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonunun (“Komisyon”) kurulmasının ardından ise OHAL KHK’leri uyarınca görevden alınmış olan on binlerce kişi ve kapatılmış olan çok sayıda kuruluş yargı yoluna gitmeden önce Komisyon'a başvurmak zorunda bırakıldı. Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi (TLSP), Komisyonun, çalışmaya başlamasının üzerinden bir yıl geçtikten sonra, OHAL kapsamında alınmış olan önlemlere karşı etkili bir itiraz yolu mu, yoksa mağdurların adalete erişiminde karşılaştıkları başka bir engel mi olduğu temel sorusuna dair bir araştırma yürütmeye başladı. Araştırma sürecinde araştırmacımız ve TLSP ekibi, Komisyon tarafından verilmiş olan 193 kararın gerekçelerinin yanında, ulusal mevzuat, rapor ve istatistikleri inceleyerek ve yine içlerinde avukatlar, akademisyenler, başvuru sahipleri ve sendika temsilcilerinin de bulunduğu kişilerle görüşmeler yaparak topladıkları nitel ve nicel verilere dayanarak bir değerlendirme raporu hazırladı. Bu raporda, Komisyonun yapısı ve işleyişi, adalete erişimle ilişkili temel insan hakları konuları göz önünde bulundurularak incelendi. Ayrıca, uluslararası hukukta kabul edilmiş olan etkili başvuru hakkı standartları ışığında Komisyon kararları incelenerek, Komisyonun hem teoride hem de uygulamada etkili bir hukuk yolu olup olmadığına dair değerlendirmeler yapıldı. Araştırma sürecinde ele alına bütün veri ve bulgular ışığında, Olaüanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonuna dair özetle şu sonuçlara ulaşıldı: Ad hoc bir başvuru yolu olarak kurulan Komisyon, bağımsızlık ve tarafsızlığını temin eden yapısal ve pratik güvencelerden yoksundur ve OHAL tedbirlerinin incelenmesinde adil ve etkili bir hukuki süreci sağlamada yetersiz kalmaktadır. Başvuranlar, haklarında öne sürülen suçlama veya deliller hakkında önceden bilgi sahibi olmadan yasadışı herhangi bir grup veya kuruluşla hiçbir bağlantılarının olmadığını kanıtlamak zorunda bırakılmaktadır. Bu durum, Komisyon önündeki işlemlerin şeffaf olmaması ve başvurucuların sürece anlamlı bir şekilde katılımının sağlanmamasıyla daha da vahim bir hal almaktadır. Bir kişinin yasadışı bir örgüt ile var olduğu iddia edilen bağlantısının değerlendirilmesinde, Komisyon, disiplin veya cezai sorumluluğu gerektirebilecek bir icraatın varlığının kanıtlanmasını aramamakta, günlük yaşam uygulamalarını ‘suç’ sayarak kişi aleyhine sonuca ulaşmakta çok düşük bir kanıt eşiği esasına göre karar vermektedir. Raporda detaylarına yer verilen diğer nedenlerin yanı sıra, Komisyon, çoğunlukla kararlarında, istihbarat bilgisine, gizli tanık ifadelerine veya ‘sosyal çevre’den elde edildiği belirtilen ancak doğrulanmayan bilgilere dayanmakta ve başvuranlara bu delilleri tartışma imkânı vermemektedir. Bu bağlamda, temel hak arama özgürlüğü ilkelerine aykırı olarak yaptığı incelemeler sonucunda, büyük çoğunluğunu reddettiği, ve daha birçoğunu da halen karara bağlamadığı başvurular göz önünde bulundurulduğunda, Komisyonun, uluslararası hukukta kabul edilmiş olan etkili başvuru hakkı ilkelerini karşılamadığı sonucuna ulaşılmıştır. Komisyonun görev süresinin Aralık 2019’da 1 yıl süre ile uzatıldığı içinde bulunduğumuz dönemde, Türkçesi tamamlanan raporun tam metnine buradan ulaşabilirsiniz.
Türkiye'de Adalete Erişim? OHAL İşlemlerini İnceleme Komisyonuna Dair Bir Değerlendirme
15 Ekim, 2019
Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi Raporu Türkiye'de adalete erişim, özellikle Temmuz 2016’da ilan edilen olağanüstü hal döneminde yaşanan hak ihlalleri açısından büyük zorluklar barındırmakta. OHAL döneminde Anayasa’nın OHAL süreci için öngördüğü istisnai yetkilere dayanan Hükümet, yayınladığı 30’dan fazla kanun hükmünde kararnameyle, sayısız temel hak ve özgürlüğü ciddi ölçüde sınırlayan ve bazı durumlarda bu özgürlükleri hepten ortadan kaldıran bir dizi “atipik” yola başvurdu. Bireysel gerekçe ya da delil gösterilmeden, yüz binden fazla kamu çalışanı toplu olarak işten çıkarıldı ve içlerinde gazete, televizyon, dernek ve vakıfların da olduğu tüzel kişilikler kapatıldı. Bu kararlara karşı uzun süre açık bir itiraz yolunun bulunmaması, bu kişileri bilinmezliğe terk etti. 685 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameyle (KHK), OHAL İşlemlerini İnceleme Komisyonunun (“Komisyon”) kurulmasının ardından ise OHAL KHK’leri uyarınca görevden alınmış olan on binlerce kişi ve kapatılmış olan çok sayıda kuruluş yargı yoluna gitmeden önce Komisyon'a başvurmak zorunda bırakıldı. Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek projesi (TLSP), Komisyonun, çalışmaya başlamasının üzerinden bir yıl geçtikten sonra, OHAL kapsamında alınmış olan önlemlere karşı etkili bir itiraz yolu mu olduğu, yoksa mağdurların adalete erişiminde karşılaştıkları başka bir engel mi olduğu temel sorusuna dair bir araştırma yürütmeye başladı. Araştırma sürecinde araştırmacımız ve TLSP ekibi, Komisyon tarafından verilmiş olan 193 kararın gerekçelerinin yanında, ulusal mevzuat, rapor ve istatistikleri inceleyerek ve yine içlerinde avukatlar, başvuru sahipleri ve uzmanların da bulunduğu kişilerle görüşmeler yaparak topladıkları nitel ve nicel verilere dayanarak bir değerlendirme raporu hazırladı. Bu raporda, Komisyonun yapısı ve işleyişi, adalete erişimle ilişkili temel insan hakları konuları göz önünde bulundurularak incelendi. Ayrıca, uluslararası hukukta kabul edilmiş olan etkili başvuru hakkı standartları ışığında Komisyon kararları incelenerek, Komisyonun hem teoride hem de uygulamada etkili bir hukuk yolu olup olmadığına dair değerlendirmeler yapıldı. Bütün bu veri ve bulgular ışığında, OHAL Komisyonuna dair araştırma özetle şu sonuçları beraberinde getirmiştir: Ad hoc bir başvuru yolu olarak kurulan Komisyon, bağımsızlık ve tarafsızlığını temin eden yapısal ve pratik güvencelerden yoksundur ve OHAL tedbirlerinin incelenmesinde adil ve etkili bir hukuki süreci sağlamada yetersiz kalmaktadır. Başvuranlar, haklarında öne sürülen suçlama veya deliller hakkında önceden bilgi sahibi olmadan yasadışı herhangi bir grup veya kuruluşla hiçbir bağlantılarının olmadığını kanıtlamak zorunda bırakılmaktadır. Bu durum, Komisyon önündeki işlemlerin şeffaf olmaması ve başvurucuların sürece anlamlı bir şekilde katılımının sağlanmamasıyla daha da vahim bir hal almaktadır. Bir kişinin yasadışı bir örgüt ile var olduğu iddia edilen bağlantısının değerlendirilmesinde, Komisyon, disiplin veya cezai sorumluluğu gerektirebilecek bir icraatın kanıtlanmasını aramaksızın, günlük yaşam uygulamalarını suç sayarak çok düşük bir kanıt eşiği esasına göre karar vermektedir. Raporda detaylarına yer verilen diğer nedenlerin yanı sıra, Komisyon, çoğunlukla kararlarında, istihbarat bilgisine, gizli tanık ifadelerine veya “sosyal çevreler”den elde edildiği belirtilen ancak doğrulanamayan bilgilere dayanmakta ve başvuranlara bu delilleri tartışma imkânı vermemektedir. Bu bağlamda, temel hak arama özgürlüğü ilkelerine aykırı olarak yaptığı incelemeler sonucunda, büyük çoğunluğunu reddettiği, ve daha birçoğunu da halen karara bağlamadığı başvurular göz önünde bulundurulduğunda, Komisyonun, uluslararası hukukta kabul edilmiş olan etkili başvuru hakkı ilkelerini karşılamadığı sonucuna ulaşılmıştır. Raporun Türkçe çevirisi kısa bir süre içeresinde yayınlanacaktır.
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Meclisinin önceki dönem 6 üyesi, 674 sayılı OHAL KHK'si uyarınca meclis faaliyetlerinin askıya alınmasına ilişkin BM İnsan Hakları Komitesi'ne başvurdu
April 11, 2019
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Meclisinin bir önceki dönem 6 üyesi, 674 sayılı OHAL Kanun Hükmünde Kararnamesi uyarınca meclis faaliyetlerinin askıya alınmasına ilişkin 4 Nisan 2019 tarihinde Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi'ne (UNHRC) başvurdu. Türkiye Dava Destek Projesi (Turkey Litigation Support Project), başvurucuların temsilcisi avukat Cihan Aydın ile birlikte başvurunun hazırlanmasında çalıştı. Bilindiği üzere, Belediye Meclisinin işlevleri, 674 sayılı Kanun Hükmünde Kararname uyarınca hükümet tarafından atanan bir 'kayyum' tarafından üstlenilmiş, Belediye Meclisinin geçmiş dönem seçilmiş üyelerinin toplanmaları ve kamu hizmetine katılmaları fiilen engellenmiş ve bu durum olağanüstü hal kaldırıldıktan sonra da dayanaksız bir şekilde sürdürülmüştü. Başvurucular, BM İnsan Hakları Komitesi’ne taşıdıkları şikayetlerinde, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmeye (MSHUS) taraf olan Türkiye’nin, 4. madde uyarınca Sözleşme ile garanti altına alınan hakları askıya almak için gerekli şartları yerine getirmediğini ve Diyarbakır Büyükşehir Belediye Meclisinin faaliyetlerinin askıya alınmasının MSHUS'nin 25, 26 ve 2 (3) maddelerinde öngörülen haklarını ihlal ettiğini belirtmişlerdir. Bu kapsamda, askıya alma bildiriminin yeterince kesin olmadığını, şikayetin sunulduğu sırada tedbirlerin halen devam ettiğini ve bu tedbirlerin gerekli ve terörizme karşı mücadele adı altında belirtilen müdahale amaçları ile orantılı olmadığını ileri sürmüşlerdir. Ayrıca başvuruda, 674 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile getirilen kısıtlamaların yasal ve makul olmadığı belirtilmiştir. Kararnamenin açıklık ve öngörülebilirlikten yoksun ve ulusal güvenlik tehdidini ortadan kaldırma amacına ulaşmak için ne gerekli ne de orantılı olduğu tartışılmıştır. Başvuruculara göre, bütün bunlara ek olarak, kararname, yeterli yasal güvenceleri içermemiş ve keyfi bir şekilde uygulanmıştır. Dolayısıyla, başvurucuların ve seçmenlerin, belediye meclisinin askıya alınmasından sonra temsilcilerinin seçilmesi yoluyla kamu hizmetlerine katılımları engellendiği için MSHUS'nin 25 (a) ve (b) maddeleri ile garanti altına alınan hakları ihlal edilmiştir. Başvuranlar ayrıca, Kanun Hükmünde Kararnamenin, ağırlıklı olarak Kürt politikacılarını ve belirli bir siyasi görüşe sahip olanları hedef alan bir şekilde uygulandığını dolayısıyla MSHUS’nin 26. maddesi uyarınca ayrımcılığa uğramama haklarının ihlal edildiği konusunda şikayette bulunmuşlardır. Son olarak, başvurular, Türkiye'de yargının bağımsızlığı, tarafsızlığı ve yeterliliği ile ilgili endişelerini öne sürmüş, yürütmenin bu organlar üzerindeki etkisinin yanı sıra, olağanüstü halden kaynaklanan eylemlerden dolayı kanun yollarına ulaşımın eksikliği ve karışıklığının, etkisiz bir hukuk yolunun zemininin oluşmasına katkıda bulunduğunu ileri sürmüşlerdir. Anayasa Mahkemesinin bu konulara dair başvurularda konu bakımından yetkisizlik nedeniyle verdiği ret kararları başvuranların maruz kaldıkları hak ihlalleri için etkili bir iç hukuk yolunun bulunma ihtimalini ortadan kaldırmıştır. Bu konuda başvurucuların tüketebileceği mevcut başka bir kanuni merci ve etkili bir hukuk yolunun bulunmaması nedeniyle bu durum, 25 ve 26. maddeleri ile birlikte okunduğunda MSHUS’nin 2 (3) maddesinin ihlali sonucunu doğurmuştur. Bu başvuruya ilişkin daha fazla bilgi için bize info@turkeylitigationsupport.com adresinden ulaşabilirsiniz.


