top of page
1-TLSP LOGO TÜRKÇE _vector xxx-01_edited_edited.jpg
4.png

STRATEJİK DAVALAMA

TLSP; avukatları, insan hakları savunucularını ve sivil toplum kuruluşlarını, ulusal yargı mercileri, Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile Birleşmiş Milletler insan hakları izleme mekanizmaları nezdinde etkili, nitelikli ve sonuç odaklı davalar yürütmeleri konusunda destekleyerek, insan hakları standartlarının geliştirilmesine katkıda bulunmayı amaçlamaktadır.

  • LinkedIn
  • Twitter
  • Instagram

* AİHM, 2016 darbe girişiminin ardından kamu görevlilerinin meslekten ihracına ilişkin son aylardaki başvuru dalgasını ve gelecek benzer başvuruları etkili bir şekilde yönetmek amacıyla bir takım özel idari tedbirler almaya karar verdi ve bunun duyurusunu şu açıklama ile yaptı: https://hudoc.echr.coe.int/fre-press?i=003-8418249-119121 55 . * Buna göre, 1 Ocak 2026 tarihi itibarıyla yapılan başvuruların aşağıdaki özel şartlara uygun bir şekilde yapılması gerekiyor: 1 / KAPAK: Başvuru, https://www.echr.coe.int/web/echr/co verpage-tur adresinden temin edilecek bir kapak sayfası eşliğinde sunulmalı. * Kapak sayfasındaki tüm alanlar elektronik olarak doldurulmalı ve doldurulduktan sonra sayfanın çıktısı alınmalı. * Kapak sayfasının Mahkeme’ye gönderilen başvuru formunun en üstüne konulması gerekiyor. Bu kapak sayfasının üzerinde başvurucuya özgü bir QR kodu bulunuyor. * Kapak sayfası Mahkeme tarafından zaman zaman güncellenebileceğinden, başvurucuların yukarıdaki internet adresinde yer alan kapak sayfasının en son versiyonunu kullandıklarından emin olmaları öneriliyor. * Bu kapak sayfası idari bir belge niteliğinde olup, Mahkeme tarafından başvuruların hukuki değerlendirmesinde kullanılmayacak. 2 / BAŞVURU FORMU: Başvurucular, AİHM’in resmî başvuru formunu kullanmaya devam etmeli. * Başvurunun nasıl yapılması gerektiğine dair açıklayıcı bilgilere buradan ulaşılabilir: https://www.echr.coe.int/web/echr/apply-to-the-court -other-languages?filter_category_9115490=1675243 ​* Başvuru formunun Türkçesi Mahkeme web sitesindeki şu link üzerinden indirilebilir: https://www.echr.coe.int/documents/d/echr/applicati on_form_tur * Bu form, elektronik ortamda ve Mahkeme İç Tüzüğünün 47. Maddesine uygun olarak doldurulmalı (https://www.echr.coe.int/d/rule_47_tur?p_l_back_url =%2Fsearch%3Fq%3Drule%2B47&p_l_back_url_title =Search ). * Başvuru formunun kurallara uygun bir şekilde doldurulması çok önemlidir. Formun doldurulmasına ilişkin Mahkeme’nin bilgi notuna buradan ulaşılabilir: https://www.echr.coe.int/documents/d/echr/applicati on_notes_tur * Form usulüne uygun bir şekilde doldurulduktan sonra Mahkeme’ye gönderilmek üzere çıktısı alınmalı, imzalanarak hazırlanan kapak ve başvurunun ekleri ile beraber Mahkeme’nin şu adresine gönderilmeli: The Registrar European Court of Human Rights Council of Europe 1 avenue de l'Europe 67075 Strasbourg Cedex FRANCE ​3 / ÇOK SAYIDA BAŞVURU: Bir temsilci tarafından birden fazla başvurucu adına başvuru yapılması durumunda dahi, kapak sayfası, başvuru formu ve ekleri her bir başvurucu için ayrı ayrı doldurulmalı, düzenlenmeli, çıktıları alınmalı, imzalanmalı ve gönderilmeli. 4 / POSTA & eComms: Başvuruların kaydına dair bilgilendirmeler ve Mahkeme ile yazışmalar Mahkeme’nin Elektronik İletişim Hizmetleri (eComms) üzerinden yapılmakta olup, başvuru formunda, başvurucuya ya da temsilcisi bulunması halinde temsilcisine ait bir e-posta adresi belirtilmeli. Bu yükümlülük makul bir nedenle yerine getirilemiyorsa başvuru formunda bu neden açıkça belirtilmeli. ​* Son olarak, Mahkeme, bu idari tedbirlere konu meslekten ihraç kategorisindeki bireysel başvurulara ilişkin bilgi taleplerine yanıt verilmeyeceğini, başvuruların incelenmesine ilişkin bilgileri basın bildirileri aracılığıyla duyuracağını belirtti.

cularının güçlü eleştirileri sonucunda son anda engellendiği kritik bir döneme denk gelmektedir. 27 Kasım’da Türkiye’de iktidarda bulunan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne “11. Yargı Paketi” olarak anılan kapsamlı bir reform yasa taslağı sunulmuştur. Taslağın sızdırılan bir versiyonu, LGBTİ+ haklarında ciddi bir gerilemeye yol açacak ve Türkiye’nin uluslararası insan hakları yükümlülüklerini açıkça ihlal edecek ayrımcı reform önerileri içerdiğini ortaya koymuştur. LGBTİ+’ları ve hak örgütlerini kriminalize etme tehdidi taşıyan bu hükümler, Meclis’e sunulan nihai metne dahil edilmemiştir. Ancak benzer önerilerin daha önce sızdırılan bir taslakta da yer almış olması, bu tür düzenlemelerin tekrar tekrar gündeme getirilmeye çalışıldığını göstermektedir. Türkiye’de LGBTİ+’ları ve hak örgütlerini kriminalize etmeye yönelik tekrarlanan girişimler, ülkede LGBTİ+ topluluğu ve hak savunucularının insan haklarının on yılı aşkın süredir sistematik biçimde inkâr edilmesinin bir yansımasıdır. Bu durum aynı zamanda LGBTİ+ hakları etrafında sürdürülen savunuculuk ve mobilizasyon çalışmalarının önemini ve insan hakları mahkemeleri ile kurumlarının Türkiye’nin bu alandaki insan hakları yükümlülükleri konusunda net bir tutum alması gerektiğini ortaya koymaktadır. Bu yazı ilk olarak Kaos GL v. Türkiye davasında sunulan üçüncü taraf görüşünden hareketle Türkiye’de LGBTİ+ haklarına yönelik mevcut sistematik ihlallerin bazılarını ortaya koymaktadır. Ardından LGBTİ+ topluluğunun ve onları savunanların haklarını hedef alan, sızdırılan reform önerilerini ele almakta ve bu önerilerin insan haklarıyla açıkça çelişen bir LGBTİ+ karşıtı gündemi yansıttığını açıklamaktadır. Son olarak yazı, ülkede LGBTİ+’lar ve hak örgütleri üzerindeki baskı giderek artarken, bu ihlallerin ve gelişmelerin acilen ele alınması gerektiğini vurgulamaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde LGBTİ+ haklarının sistematik ihlalleri ​ Kaos GL v. Türkiye başvurusunda, Türkiye merkezli LGBTİ+ hakları örgütü Kaos GL, Türkiye’de LGBTİ+ haklarını savunan örgütlerin Onur Yürüyüşleri ve kamusal etkinliklerine getirilen yerel yasaklar nedeniyle (AİHS) kapsamındaki birçok hakkının ihlal edildiğini ileri sürmektedir. Bunlar arasında örgütün ve üyelerinin toplantı ve örgütlenme özgürlüğü, özel hayata saygı hakkı, düşünce ve ifade özgürlüğü, etkili başvuru hakkı ve ayrımcılık yasağı yer almaktadır. Altı insan hakları örgütü tarafından sunulan üçüncü taraf görüşünde[2], Türkiye’de LGBTİ+’ların toplantı ve kolektif faaliyetlerine yönelik genel yasaklar, şiddet kullanılarak dağıtma ve keyfi mahkûmiyetler dahil olmak üzere sistematik kısıtlamalara dikkat çekilmiştir. Hukuki güvencelerin yetersizliği ile yetkililerin yasayı keyfi biçimde yorumlayıp uygulamasının mümkün kıldığı bu keyfi kısıtlamalar, çoğu zaman “kamu düzeni”, “güvenlik” veya “toplumsal hassasiyetler” gibi muğlak gerekçelere dayandırılmaktadır. İkinci olarak görüş, LGBTİ+ etkinliklerine getirilen yasaklara karşı iç hukuk yollarının etkisizliğine dikkat çekmektedir. AİHM’in Bączkowski ve Diğerleri v. Polonya kararında (para. 82) ve diğer içtihatlarda (para. 109) vurgulandığı üzere, bir etkinliğin planlanan tarih veya zamanda yapılmasının engellenmesi, toplantı özgürlüğü hakkını anlamsız hale getirebilir. Bu bağlamda, bir kamusal etkinliğin zamanı ve mekânının siyasi ve toplumsal etkisi açısından taşıdığı önem dikkate alındığında, etkinliğin planlanan tarihinden sonra sağlanan hukuki başvuru yolları yeterli değildir. Türkiye’de etkinlik yasakları teorik olarak yargı yoluyla itiraz edilebilir olsa da, LGBTİ+ etkinlikleri çoğu zaman başlamasına günler ya da saatler kala yasaklanmakta, bu da organizatörlerin etkinlik tarihinden önce yargısal denetim elde etmesini engellemektedir. Yasakların kaldırılması veya yürütmenin durdurulması taleplerine ilişkin süreçler çoğu zaman makul olmayan gecikmelere maruz kalmakta ve kararlar bazen yıllar sonra iptal edilmektedir. Ayrıca iç hukuk mahkemeleri, toplantı ve örgütlenme özgürlüğü ile etkili başvuru hakkına ilişkin standartları anlamlı biçimde uygulamak ve korumak konusunda defalarca başarısız olmuş; yetkililer ise LGBTİ+ hak örgütleri lehine verilen kararları görmezden gelerek benzer etkinlikler için yeni yasaklar getirmiştir (bkz. görüşün 11. paragrafı). Anayasa Mahkemesi’ne(AYM) yapılan başvurular da ciddi gecikmelere maruz kalmış (bkz. Türkiye’de ifade ve medya özgürlüğü, insan hakları savunucuları ve sivil topluma ilişkin Memorandum para. 56) ve AYM, LGBTİ+ örgütlerine yönelik ayrımcılık ve hak ihlallerini esaslı biçimde ele alma konusunda isteksiz davranmıştır. Üçüncü olarak görüş, LGBTİ+’ların haklarını ihlal eden ve onların ifade özgürlüğü ile örgütlenme ve toplantı özgürlüğünü kullanmalarını engelleyen diğer uygulamaları da ortaya koymaktadır. Buna, barışçıl LGBTİ+ toplantılarını ve etkinliklerini dağıtmak için sistematik biçimde orantısız güç-çoğu zaman işkence veya kötü muameleye varan uygulamaların- kullanılması ve keyfi gözaltılar dahildir. LGBTİ+ protestolarına katılan kişilere yönelik ceza yaptırımları ve para cezalarıyla yürütülen yargısal taciz, bu tür faaliyetlere katılımı daha da caydırmaktadır. Dernekler ve aktivistler ayrıca kötüye kullanılan denetimler ve incelemeler gibi idari tacizlerle karşı karşıya kalırken, üniversite öğrencileri kampüs dışında düzenlenen Onur Yürüyüşlerine katıldıkları için disiplin soruşturmalarına maruz bırakılmaktadır. Bu uygulamalar, devlet yetkilileri ve siyasetçilerin LGBTİ+’lara yönelik giderek artan nefret söylemi ile birleşerek LGBTİ+’lara yönelik şiddeti körüklemekte ve cezasızlık iklimini güçlendirmektedir. Son olarak üçüncü taraf görüşü, Türkiye makamlarının LGBTİ+’ları hedef alan uygulamalarının cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim temelinde ayrımcılık yasağını açıkça ihlal ettiğini ortaya koymaktadır. “Ahlaka aykırı” cinsiyet kimlikleri ve cinsel yönelimleri suç haline getirme girişimi ​ Ekim 2025’te sızdırılan yasa teklifinin taslak versiyonu, Türk Ceza Kanunu’nun (5237 sayılı) 225. maddesinde değişiklik yapılmasını öngörüyordu. Buna göre “biyolojik cinsiyete ve genel ahlaka aykırı” sayılan tutum ve davranışlar ile bunların teşvik edilmesi, övülmesi veya özendirilmesi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacak bir suç haline getirilecekti. Değişiklik ayrıca aynı cinsiyetten kişilerin birliktelik kurmasını veya evlenmesini de bir yıl altı aydan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacak bir suç olarak düzenliyordu. Buna ek olarak sızdırılan taslak, cinsiyet uyum ameliyatları için yasal yaş sınırının 18’den 25’e çıkarılmasını, mevcut durumda tek bir tıbbi raporun yeterli olduğu koşulun yerine ise en az üçer ay arayla yapılacak dört ayrı değerlendirme zorunluluğunu getirmeyi öngörüyordu. Taslak ayrıca Ceza Kanunu’na yeni bir madde ekleyerek, bu yeni sınırların dışında cinsiyet uyumuna yönelik sağlık hizmeti sağlayan hem translar hem de sağlık çalışanları hakkında cezai yaptırım imkânı tanıyacaktı. Sızdırılan yasa taslağının gerekçesi, “tek tipleştirme ve cinsiyetsizleştirme akımlarıyla daha etkin mücadele”” amacını açıkça dile getiriyor ve böylece cinsiyet kimliği ve cinsel yönelimin suç haline getirilmesinin önünü açıyordu. Eğer Parlamento bu değişiklikleri kabul etmiş olsaydı, Kaos GL davasında da ortaya konduğu gibi zaten sistematik baskı, keyfi müdahale ve hukuka aykırı hak kısıtlamalarına maruz kalan Türkiye’deki LGBTİ+’lar, kimlikleri ve yönelimleri nedeniyle ceza soruşturması ve hapis cezalarıyla karşı karşıya kalacaktı. Teklife güçlü itirazlarda bulunan LGBTİ+ hak savunucuları da LGBTİ+’ların insan haklarını savundukları ve destekledikleri için cezalandırılma riskiyle karşı karşıya kalacaktı. Hükümet tarafından sızdırılan taslakta öngörülen bu tedbirler ve müdahaleler, Türkiye’nin uluslararası insan hakları hukukundan doğan yükümlülükleriyle açıkça bağdaşmamaktadır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi (ICCPR) gibi bağlayıcı hukuki düzenlemeler, LGBTİ+’lar da dahil olmak üzere herkes için yaşam hakkını (AİHS md.2, ICCPR md.6), işkence ve insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele yasağını (AİHS md.3, ICCPR md.7), özel ve aile hayatına saygı hakkını (AİHS md.8, ICCPR md.17), ifade özgürlüğünü (AİHS md.10, ICCPR md.19) ve örgütlenme ve toplantı özgürlüğünü (AİHS md.11, ICCPR md.21 ve 22) güvence altına almaktadır. İşkence ve kötü muamele yasağı mutlak nitelikteyken ve yaşam hakkı yalnızca çok sınırlı istisnalara tabi tutulabilirken, diğer medeni ve siyasal haklara getirilecek sınırlamaların kanunla öngörülmüş olması, meşru bir amaç gütmesi ve demokratik bir toplumda gerekli ve orantılı olması gerekir. Her türlü sınırlama ayrıca ayrımcılık yasağına ve kanun önünde eşitlik ilkesine saygı göstermelidir. Ayrıca Avrupa Sosyal Şartı (ESC) ve Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi (ICESCR)-her ikisi de Türkiye’nin taraf olduğu sözleşmelerdir-kapsamında tüm bireyler sağlık hakkı (ESC md.11, ICESCR md.12) dahil olmak üzere sosyo-ekonomik haklara sahiptir. Bunun yanında cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim temelinde ayrımcılık, AİHS md.14, ICCPR md.2(1) ve md.26, ICESCR md.2(2) ve ESC md.E kapsamında yasaktır (Avrupa Sosyal Haklar Komitesi tarafından da teyit edildiği üzere: link1, link2) Sızdırılan taslakta LGBTİ+’ları ve hak savunucularını suç haline getirmek için kullanılan “genel ahlak” ve “tutum ve davranışlar” gibi ifadeler muğlak ve keyfi yoruma açıktır. Bu durum yetkililere kabul edilemeyecek ölçüde geniş bir takdir yetkisi tanımakta ve özellikle siyasi ya da dini yorumlara bağlı öznel değerlendirmelere dayandığı için hukuki belirlilik ilkesini karşılamamaktadır. Benzer şekilde “genel ahlak” veya çocukların korunması iddiası da cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim hakkındaki stereotiplere dayanan ayrımcı sınırlamaları meşrulaştıramaz. Aksine devlet, ayrımcı mevzuatı ve uygulamaları önlemek ve ortadan kaldırmak ile zararlı stereotiplerle mücadele etmek için gerekli önlemleri almakla yükümlüdür. Kişilerin cinsel yönelimi veya cinsiyet kimliği nedeniyle yargılanması ve mahkûm edilmesi, demokratik bir toplumda gerekli kabul edilemez. Ayrıca cinsiyet uyumuna yönelik sağlık hizmetlerine erişim için getirilen orantısız şartlar, ilgili kişilerin haklarının etkin kullanımını zayıflatmaktadır. Amnesty International’ın da belirttiği gibi, cinsiyet uyumuna yönelik sağlık hizmetleri için yaş sınırının 18’den 25’e çıkarılması, bedensel özerklik, sağlık hakkı ve ayrımcılık yasağı üzerinde keyfi bir müdahale oluşturacaktır. Benzer şekilde rapor alınmasına ilişkin koşulların ağırlaştırılması da süreci aşırı derecede zorlaştıracaktır. Sızdırılan reform önerileri ile Kaos GL davasında gündeme gelen ihlaller birlikte değerlendirildiğinde, hükümetin LGBTİ+ haklarını keyfi biçimde kısıtlamayı derinleştirmeyi ve şiddet, ayrımcılık ve cezasızlığı kurumsallaştırmayı amaçlayan süregelen bir gündeme sahip olduğu görülmektedir. Kaos GL davasına sunulan üçüncü taraf görüşü, devletin görevinin LGBTİ+’ların haklarını korumak olduğunu, onları tehdit ve cezalandırmanın hedefi haline getirmek olmadığını hatırlatmaktadır. LGBTİ+’ları ve LGBTİ+ hareketleri suç haline getirme girişimleri ile cinsiyet uyumuna yönelik sağlık hizmetlerine erişime getirilen keyfi kısıtlamalar, hukukun üstünlüğüne dayalı demokratik bir toplumda kabul edilemez. Hükümetin bu değişiklikleri yasalaştırmaya yönelik iki girişimi şimdiye kadar-büyük ölçüde ülke içindeki güçlü itirazlar sayesinde-başarısız olmuş olsa da, sızdırılan bilgiler Türkiye’deki LGBTİ+’ların karşı karşıya olduğu sürekli ve ciddi tehditleri ortaya koymaktadır. Benzer adımların önüne geçmek için, AİHM de dahil olmak üzere uluslararası insan hakları topluluğunun bu çabaya katılması ve süregelen ihlallere hızlı ve kararlı bir şekilde yanıt vermesi zorunludur. *KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazı ve çizimlerden yazarları ve çizerleri sorumludur. Yazının ya da çizginin KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki veya çizimlerdeki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir. ​ [1] Middlesex Üniversitesi Hukuk Fakültesi merkezli, stratejik dava, araştırma ve savunuculuk konularına odaklanan Türkiye İnsan Hakları Dava Destek Projesi'nin hukuk ekibinin üyeleri. [2] Turkey Litigation Support Project (TLSP), Eşit Haklar İçin İzleme Derneği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı, Hakikat Adalet Hafıza Merkezi, Üniversiteli Kuir Araştırmaları ve LGBTİ+ Dayanışma Derneği ve Kadının İnsan Hakları Derneği.

2 Şubat 2026 tarihinde, Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi (TLSP), Demokrasi ve Dünyada İnsan Hakları için Avrupalı Hukukçular Derneği (ELDH), Uluslararası Barolar Birliği İnsan Hakları Enstitüsü (IBAHRI), İngiltere ve Galler Barosu ve Avukatlar için Avukatlar, Türkiye’de insan hakları alanındaki çalışmalarıyla bilinen Av. Selçuk Kozağaçlı’nın koşullu salıverilme hakkının keyfi olarak engellenmesine ilişkin Birleşmiş Milletler Keyfi Tutulmalar Çalışma Grubu’na (“Çalışma Grubu”) ortak bir başvuruda bulunmuştur.

12 hukuk ve insan hakları örgütü, duruşma öncesinde yönetim kuruluna açılan dava için görüş sundu*

Bizler, aşağıda imzası bulunan uluslararası hukuk ve insan hakları örgütleri olarak, Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) üyesi 10 avukatın ve Tutuklu Aileleri ile Dayanışma Derneği’nin (TUAD) 20 yöneticisi ve çalışanının 28 Ocak 2026 tarihinde İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından suçlu bulunarak hapis cezalarına mahkum edilmesini güçlü bir dille kınıyoruz.

Türkiye, tarafsız ve bağımsız bir mahkeme tarafından (Tahir Elçi'nin ailesinin usuli haklarına saygı göstererek) adil bir yargılama yapılmasının ve Tahir Elçi'nin ölümünden sorumlu olan herkesin hesap vermesinin ve uygun cezaları almasının sağlaması konusunda uluslararası hukuk yükümlülüklerini yerine getirmelidir.

Türkiye’de binlerce mahpus, hiçbir koşulda tahliye veya cezanın gözden geçirilmesi olanağı tanımayan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası rejimine tâbi tutuluyor.

Avukatların Bağımsızlığını ve Hukukun Üstünlüğünü Zayıflatmaya Yönelik Girişimler

Uluslararası hukuk ve insan hakları kurumları, savcılık yetkililerinin yakın zamanda İstanbul Barosu’na, özellikle de Baro Başkanı İbrahim Kaboğlu ve yönetim kuruluna karşı açtığı ceza soruşturmasından ve davadan derin kaygı duymaktadır.

İnsan hakları ve hukuk meslek örgütleri bugün yaptıkları ortak açıklamada, İstanbul Barosu Başkanı ve on yönetim kurulu üyesi hakkında süregelen davanın ve baro yöneticilerinin “terör örgütü propagandası yapmak”tan cezalandırılması yönündeki savcılık talebinin, bugün Türkiye’de hukukun üstünlüğü ve demokratik normların içinde bulunduğu vahim durumun çarpıcı bir yansıması olduğunu belirtti.

Muhalefet Partisine mensup tutukluların avukatlığını yapan üç kişi daha hedef alınıyor

TBMM Komisyonu, Değişim için Cesur Önerilerde Bulunmalı

Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi, Eşit Haklar İçin İzleme Derneği, Hakikat Adalet Hafıza Merkezi, Kadının İnsan Hakları Derneği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı ve Üniversiteli Kuir Araştırmaları ve LGBTİ+ Dayanışma Derneği Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) Kaos GL / Türkiye (Başvuru no. 27507/23 ve 5797/22) davasına ilişkin ortak bir üçüncü taraf görüşü sundu.

Osman Kavala (No. 2) Başvurusuna 3. Taraf Görüşü Sunan Hak Örgütlerinden Açiklama

43 baro, hukuk ve insan hakları örgütünden Birleşmiş Milletler Özel Prosedürlerine Kürt politikacı ve insan hakları hukukçusu Aysel Tuğluk’un sağlık durumuna dikkat çeken mektup

Türkiye ve dünyadan 43 baro, hukuk ve insan hakları örgütü bir araya gelerek Birleşmiş Milletler (BM) Özel Prosedürlerine, Kocaeli Kandıra F Tipi Cezaevi’nde tutulan mahpus Aysel Tuğluk’un cezaevinde tutulmasının sağlık ve yaşamını ciddi şekilde tehdit ettiğine dair acil müdahale istemli bir mektup gönderdi (İngilizce mektuba buradan ulaşabilirsiniz). 20 Ocak 2022 tarihli mektup, BM İşkence ve Kötü Muameleye Karşı Özel Raportörü, Hakimlerin ve Avukatların Bağımsızlığı Özel Raportörü, İnsan Hakları Savunucularının Durumu Özel Raportörü, Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu, Fiziksel ve Zihinsel Sağlık Konusunda Özel Raportör ve Azınlık Hakları Özel Raportörü’ne gönderildi. Mektup, bir yandan Türkiye’deki hapishanelerde bulunan tutuklu ve hükümlülerin sistemli olarak maruz bırakıldığı ciddi insan hakları ihlallerine ve tutulma koşullarına ilişkin genel ve güncel bilgiler verirken, bir yandan da ciddi hastalığına rağmen hapiste tutulmaya devam edilen Kürt politikacı ve insan hakları hukukçusu Aysel Tuğluk’un durumunun detaylı bir analizine yer verdi. Bu bağlamda, mektupta özellikle şu hususlar vurgulandı: Tıbbi raporlar, Aysel Tuğluk’un ziyaretçi ve avukatlarının ifadeleri ve duruma ilişkin kamunun erişimine açık bilgiler göstermektedir ki Aysel Tuğluk’un sağlık durumu, kendisine demans tanısı konulduğundan beri hızla kötüleşmektedir. buna göre mahpusun sağlık durumu Kocaeli Kandıra F Tipi Cezaevinde mevcut koşullarda uzun süre hayatta kalamayacağına işaret etmektedir. Aysel Tuğluk’un bu ciddi sağlık sorunlarına rağmen mevcut hapishane koşullarında ve COVID-19 salgını sırasında hapishanede tutulmaya devam edilmesi yetkili makamların iç hukuka ve uluslararası standartlara uygun davranmadığını göstermektedir. Bu saptamalar ışığında, imzacı kurumlar BM Özel Prosedürlerinden mektupta dikkat çekilen sorunlara ve Aysel Tuğluk’a karşı sürdürülen hak ihlallerine acil müdahalede bulunmalarını talep etti ve onları Türk makamlarına aşağıdaki konularda çağrı yapmaya davet etti: i. Türkiye’nin iç hukuk ve uluslararası hukuktan kaynaklanan yükümlülüklerine aykırı bir şekilde çok ciddi hastalığına rağmen hapishanede tutulmaya devam eden Aysel Tuğluk’un ve benzer durumdaki diğer tutuklu ve hükümlülerin derhal salıverilmesi; ii. hapishanelerdeki tutuklu ve hükümlülerin sağlığa erişim haklarıyla ilgili endişelerin dile getirilmesi ve ağır hasta olanların salıverilme taleplerinin reddedilmesinin ardında yatan nedenlerin araştırılması; iii. bütün hapishanelerde doktorlar da dahil olmak üzere yeterli sayıda tıbbi görevli bulunması ve bunların işlerini müdahalelere maruz kalmadan özgürce yürütebilmesinin sağlanması; iv. bütün hasta tutuklu ve hükümlülerin tıbbi muayenesinin gerçekleştirilmesinde tarafsız ve adil prosedürler öngören ve ağır hastalığı olanların insani sebeplerle salıverilmesini garanti altına alan yasaların geçirilip uygulamaya konulması için Türk yetkililerinin teşvik edilmesi; v. Hesap verebilirlik ve şeffaflık prensipleri ışığında Türk Hükümeti’nin hapishanelere ziyaret ve denetim için bu konuda uzman insan hakları örgütlerine ve hükümet dışı örgütlere izin vermesinin sağlanması.

bottom of page